Dâhili ve hârici dinamikleri açısından İran operasyonu

 
28 Aralık günü İran’ın bazı önemli kentlerinde (İsfahan, Meşhed ve Kum gibi) başlayan hükûmet karşıtı gösterilerin/protestoların giderek yayıldığına dair haberler dünya basınında yankılanıyor. Ortaya çıkan bu toplumsal eylemlere gerekçe olarak, ekonomik durgunluk, işsizlik, siyasi ve ekonomik darboğaz, dinî azınlıklara, kadınlara ve etnik gruplara yönelik ayrıştırıcı politikalar vd. sıralanmaktadır. İran devrimi (1979) sonrasında ilgili ülkeye karşı yürütülen savaş, ekonomik ambargo ve yalnızlaştırma politikalarının tetiklediği ekonomik yoksunluk ve gelir adaletsizlikleri süreç içerisinde kimi zaman kitleselleşen bazı toplumsal tepkilerin veya rejim karşıtı protestoların gerekçelerini oluşturmuştur. Bu çerçevede 2009 yılında Cumhurbaşkanı Ahmedinecat döneminde geniş bir kitleyi sokaklara döken bir eylem gerçekleşmiştir. Rejim aleyhtarlığı olarak kodlanan ve bastırılmış olan bu gösteriler derin bir toplumsal öfke olarak tezahür etmiştir.
Toplumsal dinamikleri açısından, otoriter devlet politikalarının ortaya çıkardığı kırılganlığı onaracak bir iç politik dinamizmin olmaması bu türden krizlerin derinleşme potansiyelini bünyesinde barındırmaktadır. Zor kullanma gücüne ve etkinliğine rağmen otoriteryen siyasal yapılar, toplumsal fay hatlarının derinleşme potansiyeli üzerinden oldukça kırılgan bir yapı sergileyebilirler. Bölgesinde özellikle Suriye, Yemen, Lübnan ve bazı körfez ülkelerinde sekteryan temelde siyasal gücünü savaş ekonomisi üzerinden tahkim eden ve siyasal nüfuz alanını genişleten İran, paradoksal biçimde iç politik dinamikleri açısından böylesi kırılgan bir siyasal durumla yüzleşmektedir. Ancak bütün bu saptamalara rağmen, bu halk ayaklanmasının yalnızca iç politik dinamikler üzerinden açıklanması mümkün görünmemektedir.
Bu noktada küresel hegemoninin İran’a yönelik dış politik tutumundaki değişime dikkat çekilmelidir. Obama yönetimi döneminde (2015) ABD’nin İran ile yapmış olduğu Nükleer Anlaşmanın bir gereği olarak bu ülkeye uygulanan ambargoların kısmen kaldırılması, görece ekonomik rahatlamaya yol açmıştır. Ancak çok uzun sürmeyen bu yalancı bahar, İran açısından hem iç kamuoyunda olumlu bir toplumsal beklentiye ve hem de dış politikada Batı dünyası ile olan hasmane ilişkinin normalleşme seyrine doğru evrilmesine imkân sağlamıştır. Ancak Trump yönetimi, İran politikasını tehdit algısı ve şeytanlaştırma stratejisi eksenine yeniden oturtmuştur. Trump, Avrupa’dan yükselen aykırı seslere rağmen, anlaşmayı feshetmiştir. İran’ın bölgesel etkinliğini kırabilmek adına yapılan bu hamlenin ittifak güçlerini, ABD’nin himayesi altında İsrail, Suudi Arabistan, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri oluşturmuştur. Bölgede İsrail’in güvenliğini tehdit eden bir aktör olarak görülen İran’a karşı yürütülen kutuplaşma siyasetinin aktörleri tarafından bir takım küresel operasyonlar (Lübnan Başbakanı’nın istifa ettirilmesi, Suudi hanedanlığında yaşanan tasfiyeler ve Yemen’de yaşanan gelişmeler gibi) gerçekleştirilmiştir.
İran’ın marjinalize edilmek suretiyle etkinliğinin kırılması politikası noktasında mutabakata varan bu ittifak, bu sokak eylemlerini desteklemek suretiyle içe dönük operasyonel gücünü ortaya koymaktadır. Nitekim açık biçimde hem ABD ve hem de İsrail yönetimi, bu ayaklanmaları destekleyici beyanlarını dünya kamuoyu ile paylaşmışlardır. Bir rejim/yönetim değişimini hedeflediği aşikâr olan bu organize operasyonun İran toplumunda var olan rejim yorgunluğunu ve ekonomik yoksunlukları kışkırttığı görülmektedir. Kuşkusuz, bu protesto hareketlerinin ne yöne doğru evrileceği ve nasıl neticeleneceği noktasında bir netlik söz konusu değildir.
Böylesi bir kitlesel eylemi tetikleyen birtakım yapısal sorunlar söz konusu olmakla birlikte, bu türden kalkışmaların kurulu düzenleri dönüştürmeyi ya da alaşağı etmeyi hedefleyen küresel bir manipülasyonun ürünü olduğunu görmemiz gerekiyor. Arap baharı olarak adlandırılan sürecin bölge ülkelerinde yol açtığı çatışma, iç savaş, siyasal parçalanma ve kaosun İran üzerinden de üretilmek istendiği aşikârdır. İlgili ülkenin ulusal birlik ve bütünlüğüne kasteden bu operasyonel girişimin bertaraf edilebilmesinin en etkin gücünü kuşkusuz, İran yönetiminin atacağı reformize edici rasyonel adımlar oluşturacaktır. Sağduyuyu hedef alan bu türden kışkırtıcı eylemlerin ya da toplumsal gerilimlerin giderilebilmesi doğru bir süreç yönetimi ile mümkün olacaktır.
04.01.2018

‘Muhasebe Etmek’ ve yeni yıla dair umutlarımız


Millet olarak kimi zaman neşeli kimi zaman kederli; kimi zaman hüzünlü kimi zaman gönençli günleri idrak ettiğimiz koca bir yılı geride bırakıyoruz. Kayıtsızca akışta olan zamanın yeni bir yıl dönümünün arifesindeyiz. İnsan olarak bütün boyutları ile varlığımız, benliğimiz, tarihimiz ve muhayyilemizin yapılandığı zaman düzlemi, bir yandan bütün vüs’ati ile önümüze sonsuz bir ufuk çiziyor. Öte yandan bu düzlem, tekil yaşamlarımızda giderek daralan, yeni bir başlangıç için nihayete doğru evrilen bir mecraya ve/ya maceraya dönüşüyor. Her bir yaşam tekilliği için paha biçilmez bir değeri ve mutlak bir hakikati ifade eden bu sınırlı ve kayıtlı düzlem, bir tarafta maziye dönük bir içsel muhasebenin; öte tarafta âtiye dönük derinlikli bir muhayyilenin imkânını oluşturuyor. Bize, tecrübe ettiklerimiz, görüp geçirdiklerimiz ve yapıp ettiklerimize dair bir öz-hesaplaşmanın inanılmaz fırsatını sunuyor.
Muhasebe etmek, elimizle düzeltme imkânından feragatle söze istimdat edişimizden; söze gücümüz yeterken kalbimizle buğzetmeyi yeğlemiş olmamızdan; ya da bir yaşam belirtisi ve değer nişanesi olan bu üç erdemin rehberliğine boyun eğmeyişimizden ötürü iç dünyamıza dönük bir hesaplaşmadır. Bu hesaplaşma ancak, söz etme makamında iken sükût etmeyi, idrak etmek mümkün iken inkâr etmeyi ve harekete geçebilecek iken eylemsiz kalmayı tercihimizden ötürü kendimizle kıyasıya cebelleşmeyi göze almamızla mümkündür. Öyle ki söz, bir yanda izzet, onur ve şerefin; öte yanda horluk ve hakirliğin kaynağını teşkil eder.
Nitekim Yunus’un (Emre) deyişi ile;
Söz kılar kayguyu şâd; söz kılar bilişi yâd
Eğer horluk eğer izzet her kişiye sözden gelir.
Muhasebe etmek, bir içgörüdür. Öyle ki muhasebe etmek, kişinin kendi iç dünyasına, iç evrenine doğru katmanlı seferler düzenleyebilmesinin imkânını var eder. Böylece muhasebe etmek, insanın iç evrenine doğru yapacağı derinlikli yolculuğun binitidir.
Muhasebe etmek, bir sezgisel duyuştur. Çünkü icra ettiklerimizi ve deneyimlediklerimizi muhasebe etmek suretiyle değerli olanın künhüne ermenin sezgisel imkânına kavuşuruz. Bilincimiz sezgisel bir duyuşla keskinleşir. ‘Olanı’ idrak etmek suretiyle ‘olması gerekenin’ sezgisel bilgisine erişiriz.
Muhasebe etmek, davranışsal bir duyuştur. Zira muhasebe etmek, noksanların tamamlanmasına, hataların giderilmesine, yoksunlukların telafisine, ihmallerin ikmaline, kusurlarımızın düzeltilmesine ve bünyesel rahatsızlıklarımızın sağaltımına yarayan eylemli bir duyarlılıktır.
Muhasebe etmek, bir öngörüdür. Deneyimlenen yaşamlar, acı ve tatlı yaşanmışlıklar, tarihe düşülen kayıtlar ve üretilen emeklerin bileşkesinden mütevellit yaşam yetkinliklerine ve/ya erdemlerin bilgisine erebilmenin öncüleridir.
Muhasebe etmek, bilişsel bir uyarı niteliğindedir. Zira kişinin kendisiyle muhasebeleşmesi, erdemlice eyleminin imkânını var eden bilgeliği doğuran soylu bir çabadır. Yalnızca bilgi açığını değil, hikmet noksanlığını ve bilinç yoksunluğunu da gidermeye dönük bir uyarandır.
Muhasebe etmek, muhayyilemizi tahkim eder. Akış hâlindeki zamanın zihin, gönül ve gerçeklik evrenimizde her dem tazelenerek kurulmasını mümkün kılar. Dünyamızı dar eden bütün yıkıcı emeller karşısında umudun her dem diri kalmasına imkân sağlar.
Türkiye adına umut temennisi;
İnsanlığın vicdan ve değer yükünü üstlenen; dünyamızı esir alan zulmet karşısında yüreklice haykıran; mazluma yurt ve sığınak olan; tam bağımsız Türkiye umudunun ebet müddet daim olması dileğiyle…
Bütün dünya adına umut temennisi;
Güçlü olanın değil, her daim erdemli olanın kazandığı; kötü olanın değil, iyi olanın galip geldiği; ve kötülüğün değil, iyiliğin muzaffer olduğu bir dünya… Barış ve demokrasi teraneleri söylerken yüzsüzce silahlanma bütçesini artıran, savaş ve terör endüstrisini üreten ve besleyen kirli küresel hegemonyanın sonlandığı bir dünya… Küresel barış ve huzurun egemen olduğu bir dünya…
Bütün dünyada gerçek anlamda barış, huzur ve esenliğin egemen olacağı yeni bir yıl temennisiyle...
28.12.2017

Mihnetli yaşam

 
Yükümüz ağır!
Cesametli külfetler, ağır mihnetler, netameli fikirler, takatimizi zorlayan mükellefiyetler, erimi güç emeller ve tahammülü zor kederlerle cebelleşiyoruz! Külfetsiz nimete, emeksiz gönence, cefasız sefâya, çilesiz kıvanca, sefersiz zafere ve hasretsiz vuslata tâlip oluyoruz! Hak etmeden temellük etmeyi ve say etmeden kesbetmeyi yeğliyoruz! Hakkını veremediğimiz; yüreğimizi veremediğimiz; terini dökemediğimiz meşgalelerle iştigal ediyoruz. Derdi çekilmemiş sevdaların; çilesi çekilmemiş zaferlerin; künhüne eremediğimiz fikirlerin; ve bedeli ödenmemiş davaların peşi sıra gidiyoruz. Ceht ve gayret etmenin erdemliliğini bihakkın duyumsayamıyoruz. Her bir hacetimizin emeksiz, gayretsiz ve külfetsizce tastamam olmasını istiyoruz! Bedelini ödeme cesaretini gösteremediğimiz gönençler peşindeyiz. Ruhu çekilmiş söylemler ve serenatlar peşindeyiz.
Akletmeden söz etmenin, düşünmeden eylemenin, hissetmeden söylemenin şehvetine kapılıyoruz. Kastını aşan kelam ile söz kuruyoruz. Taşkınlıkla savunduğumuz fikriyatın hakikatine karşı müstağni duruyoruz. İdrak ettiğimiz gerçeklikten istinkaf ediyoruz. Meylettiğimiz fikirlerin encamından ürküyoruz. Yokluğu ile sınandıklarımızın ağır yükü altında eziliyoruz. Gayrımızın nârında yanabilme erdeminin yoksunluğunu çekiyoruz. Bilginin bilinçle kuşandığı kutlu yola revan olmaktan içtinap ediyoruz. Güzergâhı bizce tayin edilmemiş seferlere sürükleniyoruz. Ruhumuzu ve dimağımızı esir alan prangalardan azat olmaktan ürküyoruz.
Umudunu beslemediğimiz, düşünü görmediğimiz ve hayalini kurmadığımız geleceklerin beklentisi ile avunuyoruz. Varoluşsal kaygısını gütmediğimiz yaşamlara tamahkârlıkla meylediyoruz. Tasasını çekmediğimiz davaların figüranları, söylemlerin esiri oluyoruz. Ömrün mahdut, nefesin sayılı ve takatimizin sınırlı olduğu hakikatini es geçiyoruz. Sahici olmayan emeller uğruna cenk ediyoruz. Muhabbet ile coşkunluğunu duyumsayamadığımız yaşamlara mecbur ediliyoruz. Çağrısına kulak veremediğimiz kelamın menzilinden firar ediyoruz. Lütfedileni kişisel meziyet ve marifet zannıyla serdediyoruz. Çalıntılanan yaşamları matahlıkla sürüyoruz. Yaşamın coşkusuna husumet ve nefretin derin kasvetini zerk ediyoruz. Hüznünü tutmadığımız ölümleri besliyoruz.
Her biri biricik bir can paresi olan yaşamlara umarsızca kıyıyoruz. Gayrımızla zenginleşmeyi değil, çekişmeyi ve çatışmayı seçiyoruz. Nümune-i imtisâli değil, su-i misali emsal tutmayı yeğliyoruz. Takdir ederek yüceltmeyi değil, tektir ederek köreltmeyi yeğ tutuyoruz. Marifete iltifat etmeyi değil, yok saymayı ve nefyetmeyi tercih ediyoruz. Muhasebe etmeyi değil, mübareze ve mücadele etmeyi seviyoruz. Murakabe etmeyi değil, müdahale etmeyi seviyoruz. Meşk etmeye değil, şuursuzca eylemeye meylediyoruz.
Aldanma ihtimalini değil, aldatmayı tercih ediyoruz. Paylaşmayı değil, ketmetmeyi seviyoruz. İnanmayı değil, vehmetmeyi yeğliyoruz. Tashih etmeyi değil, cerh etmeyi tercih ediyoruz. Hüsnü niyet beslemeyi değil, su-i niyet göstermeyi benimsiyoruz. Teşvik etmeyi değil, telkin etmeyi tercih ediyoruz. Yüceltmeyi değil, zemmetmeyi seviyoruz. Başkasında olana gıpta etmeyi değil, hasetlikle zemmetmeyi tercih ediyoruz. Bize ait olanı tahkir etmeyi; bizden olana gadretmeyi yeğliyoruz. Cana kastetmekten çekinmiyoruz. Cana merhamet etmekten istiğna ediyoruz. Zamana ve mekana hürmetten içtinap ediyoruz. Gayrımıza gadretmekten çekinmiyoruz. Bilgimizin erdeme eşlik etmesine izin vermiyoruz. Hayat arkadaşlarımıza ülfetsiz muameleyi reva görüyoruz. Anlamlandırılmamış yaşamların çeperlerinde geziniyoruz.
Velhasıl, kadrini bilmiyoruz ahdimizin! 
21.12.2017

Kudüs Davası

 
merikan yönetiminin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan 1995 yılındaki kararının Başkan Trump tarafından yürürlüğe konması, bütün dünyada büyük bir infiale yol açmıştır. İç siyasal dinamikleri açısından ciddi gerilimler yaşayan Trump yönetiminin bu sansasyonel kararının kendisine dönük muhalefeti bertaraf etme amacına matuf olduğu düşünülebilir. Bu provokatif hamle, ileriye dönük biçimde İsrail’in elini siyaseten güçlendirmeyi amaçlayan bir girişimdir. Bu karar, ABD’nin bir imaj operasyonu olmanın ötesine geçemeyen ‘insan hakları’ ve ‘demokrasi’ söylemlerine rağmen bölgede istikrarsızlık ve çatışma hâlinin sürdürülmesine yarayan politikalarını tahkim edici niteliktedir. Bu karar, yalnızca Müslüman dünyanın değil, bütün insanlığın ortak değeri olan Kudüs’ü Siyonist ideolojinin işgal politikasına maruz bırakan bir yıkım kararıdır. Bu karar, güvensizlik ve istikrarsızlık üreten ABD dış politikasının yıkıcı etkisini gözler önüne sermiştir. Bu karar, Filistin meselesinde kendisine barış adına ara buluculuk misyonu yükleyen ABD’nin dış politik tutarsızlığını ortaya koymuştur.
Bölgeyi terörize eden bu yıkıcı kararın ön hazırlıklarının Başkan Trump’ın Suudi Arabistan ziyaretinde Mısır ve Birleşik Arap Emirliği ile birlikte gerçekleşen zirvede yapıldığı anlaşılıyor. Bu zirve sonrası bölgede yaşanan gelişmeler ve ilgili ülkelerin ortaklaşa atmış oldukları adımların, bu provokasyonun ön girişimleri olduğu görülüyor. Öyle ki, zirvenin hemen akabinde uygulamaya konulan Katar ambargosu; Suudi yönetiminde ‘yolsuzluk’ adı altında yürütülen siyasal operasyonlar; ‘ılımlı İslam’ etiketiyle sürdürülen sözde reform girişimleri vd. bütün bu sürecin ön adımları olarak değerlendirilebilir. Böylelikle İsrail’in güvenliğini tahkim etmek ve süregelen işgali genişleterek meşrulaştırmak adına yürütülen Orta Doğu projesinin yıkıcı adımlarından birisi daha atılmıştır. Bu amaca hizmet etmesi adına, bölgede başı çeken otokratik rejimlerin gücünü konsolide etmek adına bu ön hamlelerin gerçekleştirildiği görülüyor.
Kuşkusuz bölgedeki yangını büyütecek olan böylesi meşum bir kararı alabilme cesareti, Müslüman dünyanın içinde bulunduğu sefalet hâlinin bir göstergesidir. Ancak bir yanda halkına ve diğer İslam ülkelerine gücü yeten anti-demokratik otokratik devletler; öte yanda bölgede üretilen terör yapılarının sebep olduğu kaos bu cesaretin kaynağını teşkil ediyor. Mukaddesatımızı aşağılayan bu müessif karar, otokratik uydu rejimlerin egemen olduğu Müslüman ülkelerin perişanlığının bir nişanesi durumundadır. Vesayetçi otokratik yönetimlerinin bekası adına halklarını baskı altında tutma politikasının ortaya çıkardığı kapalı toplumsal yapıların derin bir sosyo-psikolojik yılgınlığa yol açtığı görülüyor. Bu kırılgan sosyal yapı, halkların körleşmesine, toplumsal direncin kırılmasına ve yılgınlıkla yorgun düşmesine sebep oluyor.
Bu kritik süreçte Türkiye, Kudüs ve Filistin meselesinin yalnızca bir ulusun sorunu olmadığı gerçekliğinden hareketle, etkin biçimde çok yönlü dış politik hamleler ortaya koymuştur. Bu bağlamda bölge ülkeleri ile yoğun bir diplomasi trafiği yürüten Sayın Cumhurbaşkanımız, dönem başkanı olduğu İslam İşbirliği Teşkilatı’nı olağanüstü zirveye çağırmıştır. 1969 yılında kuruluş amacı Filistin davası olan İslam İşbirliği Teşkilatı’nın sahip olduğu üye sayısı (57 ülke) ve kapsadığı coğrafi alan itibarıyla dünyanın en büyük uluslararası kuruluşlarından birisi olarak özgül ağırlığını ortaya koyması bekleniyor. Bu olağanüstü zirvede alınan kararlar, bu kaotik sürecin yönetimi açısından önem arz ediyor.
Bölge ülkelerinde farklı yoğunluklarda devam eden lokal çatışmalar, iç savaşlar, terör eylemleri, rejim değişiklikleri ve çökmüş devletler trajik bir panorama sergiliyor. Bölge ülkelerini içine alacak şekilde sıcak savaş ve ağır çatışmaların tahrik edilmesi yönlü bu yıkıcı ve tehlikeli adım, bütün bölgeyi saracak devasa bir yangına dönüşme potansiyeline sahiptir. Bu yangın, Kudüs davasının ciddiyetini idrak edemeyen bütün bölge ülkelerini içine alacak ve bekası uğruna birçok temel insani değeri yok saydıkları otokratik yönetimlerini de sonlandıracaktır.
Kuşkusuz Kudüs, İslam dünyasının izzet ve onurudur. İzzetine sahip çıkmayanın zilleti mukadderdir!
14.12.2017

‘Ambargo Davası’: Operasyonel Yargı Tiyatrosu


Türkiye’yi siyaseten kuşatmaya dönük küresel operasyonun yeni bir hamlesi olan ‘ambargo davası’ (Sarraf davası) bütün dünya kamuoyunun gözleri önünde bir yargı tiyatrosu olarak sürdürülüyor. 15 Temmuz FETÖ’cü cunta darbe girişimi ile ülkeyi teslim alma hayalinin akim kalmasının akabinde bu kuşatmanın farklı fazlarda sürdüğü görülüyor. Askerî, siyasi, iktisadi ve hukuki alanlar ile diplomasi düzeyinde yoğunluğu artarak süren kuşatma harekâtı sürgit devam ediyor. Türkiye’yi hedef alan bu komplocu operasyonun küresel aktörleri, öngördükleri senaryoyu, terör örgütlerinin (FETÖ, PKK, DEAŞ, YPG vd.) figürasyonuyla ve uluslararası medya aygıtlarının algı operasyonlarıyla hayata geçiriyor. Bir terör yapısı tarafından talimatlandırılarak harekete geçirilip icra edilen 17-25 Aralık operasyonel yargısal aktivizminde kullanılan soruşturma delillerinin (yasa dışı dinlemeler, üretilen sahte deliller vd.) bu tiyatral davanın yargısal lojistiğini oluşturduğu görülüyor. Davanın işleyişi, yargıcı, savcısı ve ilişkiler ağı açısından ortaya çıkan durum, yargılama sürecini şaibeli hâle getiriyor. FETÖ tarafından kurgulanan kumpas davalarında üretilen deliller üzerinden yürütülen bu siyasi davanın, Türkiye’nin iç siyasi dinamiğine dönük operasyonel amaçlar hedeflediği görülüyor.
Sanık olarak tutuklandıktan sonra yapılan pazarlıklar neticesinde tanık ya da itirafçı statüsüne geçirilen kişinin dava safahatındaki tanık beyanları üzerinden Türkiye aleyhine kara propaganda sürdürülüyor. Bu çerçevede, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanını itham edici beyanlar mahkeme tutanaklarına planlı biçimde kaydettiriliyor. Uluslararası mali denetime açık olan iki kamu bankasını hedef alan ithamlarla Türkiye’nin bankacılık sistemine ve makro ölçekte ülke ekonomisine dönük kasıtlı bir tahrip edici müdahale gerçekleşiyor. Bu operasyonel girişim, hem hukuki ve hem de iktisadi anlamda Türkiye’ye yönelik bir dış müdahale niteliğindedir.
Birleşik Devletlerin sadece kendi ulusal şirketleri ve iç hukuku açısından yasal bir geçerliliği söz konusu olan İran ambargosunun Türkiye açısından uluslararası hukuktan kaynaklı bir yaptırımı mevzu bahis değildir. Ülke yönetimlerine dönük bir yaptırım olarak öngörülen bu tür ambargolar ne yazık ki ilgili ülke vatandaşlarının kimi zaman temel insani ihtiyaçlarını karşılamalarını imkânsız kılan birtakım kısıtlar üretiyor. Kaldı ki Türkiye, müttefiklik hukukuna ahlaki bir duruşla riayet etmek suretiyle söz konusu Amerikan ambargosunu delmediği bizatihi hükûmet yetkilileri tarafından beyan ediliyor. Bütün bu gerçeklik, yürümekte olan tiyatral davanın farklı küresel siyasi hedeflerinin olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Egemenlik hakkı çerçevesinde isnat edilecek olan suç kapsamında ilgili şahıs/ların yargılanma yetkisi, bizatihi Türk yargı mercilerinindir.
Burada, Türkiye’nin ulusal bütünlüğünü hedef alan terör yapıları marifetiyle sınır bölgemizde fiilî bir durum var etmeye çalışan küresel planı veya senaryoyu hayata geçirme iradesi söz konusudur. Bu müstemlekeci küresel operasyon karşısında varoluşsal bir direnç sergileyen Türkiye’nin yönetici siyasal kadrosunun tasfiyesi amaçlanıyor. Bölgede terör örgütleri ile iş birliği içinde söz konusu planı hayata geçirebilme adına pervasızca yürütülen bu operasyon, 15 Temmuz’da hezimete uğrayan vesayet uşaklarının çaresiz çırpınışlarıdır. Sistematik biçimde adaletsizlik/ler üreten müesses küresel nizamın gayri insaniliğini ve gayri ahlakiliğini haykıran Türkiye, politik duruşundaki moral üstünlükle küresel bir umut olma potansiyelini sürdürüyor. Bir umut adası olarak Türkiye, bu güç ve kudretini millî birlik ve bütünlüğünden almaktadır. Bu umut, ancak tek hakikatimiz olan ‘Türkiye siyaseti’ ile kaim ve daim olabilecektir.
Bu hakikatten hareket etmek bütün fertleri ile bu vatan evlatlarının varoluşsal bir yükümlülüğüdür. Burada parti siyaseti ve politik-pragmatik kaygılar üzerinde ‘Türkiye siyaseti’ yapabilme cesareti ve erdemliliği sergileyemeyenleri tarih affetmeyecektir. ‘Türkiye siyasetine’ yürekten ses ve güç verme cesareti gösteremeyen sünepeler milletin vicdanında yargılanacaktır. Kişisel çıkarını, politik ikbalini ve maddi yararını her şeyin üstünde gören sinikleri tarihsel hafızamız mahkûm edecektir.
07.12.2017

Koruyucu aile uygulaması

 
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığınca yürütülen koruyucu aile uygulaması veya bakımı, belirli bir sebeple ‘öz ailesi tarafından bakılamayan’ ve ‘evlat edindirilemeyen çocukların’ himaye edilmesini ya da koruma altına alınmasını ifade etmektedir. Koruyucu aile bakımına muhtaç çocuğun sağlıklı gelişimi açısından öz ailesi ile bağının ve/ya ilişkisinin sürmesinin gerekliliği ilkesi uyarınca bu uygulama, geçici süreli bir hizmet olarak öngörülmektedir. Zihinsel, bedensel ya da psikolojik sebeplerden; ekonomik imkânsızlıklardan; ya da boşanma veya ölüm gibi durumlardan ötürü aile bütünlükleri sona erebilmektedir. Çocukların doğal yetişme ve gelişme ortamını ortadan kaldıran bu türden durumlarda, öz ailenin şartları iyileşinceye kadar başka bir ailenin yanında çocukların bakımlarının sağlanması geçici bir tedbir olarak öngörülmektedir.
5395 sayılı Çocuk Koruma Kanununa göre, “bedensel, zihinsel, ahlaki, sosyal ve duygusal gelişimi ile kişisel güvenliği tehlikede olan, ihmal veya istismar edilen ya da suç mağduru çocuk/lar” bu türden bir korunmaya ihtiyacı olan çocuklar olarak belirlenmiştir. Sosyal devlet ilkesinin bir gereği olarak ortaya çıkan koruyucu aile uygulaması, yalnızca ülkemizde değil, bütün dünyada muhtaç çocuklar açısından tercih edilen bir bakım ve himaye hizmeti olarak geliştirilmiştir. Bu uygulama, içinde bulunduğumuz çağın dönüştürücü sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel dinamikler ile çözülmeye uğrayan aile sosyolojisini muhafaza etmeye dönük stratejik bir hizmettir. Özellikle kentleşme olgusu üzerinden dönüşüme uğrayan bu yeni sosyolojik evrende bir bütün olarak aile değerini muhafaza etmek suretiyle çocuğun korunması amaçlanmaktadır.
Hiç kuşku yok ki, çocuklarımızın toplumda sağlıklı bireyler olarak yetişip, gelişebilmelerinin temel şartı, öz aile ortamlarının doğal yapısı ve sıcaklığının muhafaza edilmesidir. Ancak öz aileleri yanında yetişme ve gelişme imkânını bir şekilde kaybeden çocukların koruyucu aile ortamının sıcaklığına kavuşabilmeleri adına bu uygulama önem arz ediyor. Koruyucu aile uygulaması, bu imkânı kaybetmiş olan çocukların topluma yeniden kazandırılması adına önemli bir misyon icra etmektedir. Bu uygulama, çocukların bir birey olarak gelişimi ve kişiliğinin yapılandırılması açısından doğal-zorunlu bağlamı ifade eden aile ortamının ikame edilmesini ifade ediyor. Koruyucu ailelik, öz ailelerinde yetişme imkânını bir şekilde yitiren çocukların onları bu travmatik duruma iten faktörlerin duygusal açıdan yaralayıcı ve örseleyici etkilerini izale edici bir tedbir olarak kurumsallaştırılmıştır. Çocuğun bir birey olarak toplumsal bünyeden soyutlanmasını önleyici nitelikteki bu tedbir, aile ortamının sıcaklığında güvenli ve öz-güvenli biçimde çocukların bireysel gelişiminin teminatını oluşturacaktır.
Bu uygulama, çocukların yalnızca maddi ihtiyaçlarının giderilmesi açısından değil, duygusal ve sosyal ihtiyaçlarının karşılanması ve psiko-sosyal gelişimlerinin sağlıklı biçimde gerçekleşmesi için önemlidir. Koruyucu aile bakımı, çocuğun aile ya da koruyucu aile ortamı olmaksızın sosyalleşme sürecinin ortaya çıkarabileceği muhtemel riskleri/tehlikeleri de bertaraf edecektir.
Bugün bütün dünyanın gözleri önünde, doğdukları coğrafyalarda hayata tutunma imkânını tümüyle yitiren yüz binlerce aile ve çocuğun trajik dramlarına tanık oluyoruz. Özellikle civarında bulunduğumuz coğrafyayı kasıp kavuran kitlesel şiddet, savaş, ekonomik yoksunluklar ve beraberinde gelen zorunlu göç, ailelerin parçalanmasına ve çocukların kimi zaman korumasız biçimde istismar riskine açık hâle gelmesine yol açıyor. Bölgeyi esir alan yıkıcı kaostan çıkabilme adına her şeyini terk ederek göçe mecbur kalan mülteci aile çocuklarının binlercesinin Avrupa’da kaybolduğu ya da akıbetinin bilinmediği kaydediliyor. Ayrımsız biçimde dünya çocuklarının hak ve hukukunun gözetilerek himaye edilmeleri ve uygun bir aile ortamında yetişebilmeleri ile ancak insanlığın kendi geleceğini teminat altına alabileceğinde kuşku yoktur.
Sonuç olarak, geleceğimizi teminat altına alabilmek adına koruyucu aile uygulamasının yalnızca çevremizle değil, daha geniş ölçekli biçimde risk altındaki bütün dünya çocuklarını da kapsayacak biçimde genişletilmesi adına güçlü bir ulusal farkındalığın oluşturulması önem arz ediyor.
30.11.2017

Dünya Çocuk Hakları

 
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 20 Kasım 1989 yılında kabul edilen ‘Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin üzerinden tam 28 yıl geçti. Çocuğun ‘yaşama, gelişme, korunma ve katılım hakkı’ gibi haklarını güvence altına almayı; çocuğun sağlıklı ve verimli gelişimini temin etmeyi amaçlayan sözleşmenin üzerinden geçen onca yıla rağmen, ne yazık ki dünya çocuklarının hak mahrumiyetleri ve mağduriyetleri kesintisiz biçimde devam ediyor. Çocukların ‘ekonomik, sosyal, kültürel, medeni ve siyasi haklarını’ teminat altına almayı ve bu konularda devletlerin çocuklara karşı pozitif yükümlülüklerini düzenlemeyi hedef alan bu sözleşmeyi imzalayan bütün dünya devletlerine rağmen, masumiyetin bekçisi olan çocuklar, kirli küresel güç mücadelelerinin ve savaşların kurbanları olmayı sürdürüyor. Küçük bedenlerin masumiyetine ve insan onurunun masuniyetine vahşice kasteden kirli savaşların karanlık failleri, en şatafatlı biçimde çocuk hakları retoriği üretmekten de geri durmuyor.
‘Üçüncü dünyada’ bedensel, zihinsel ve duygusal olarak himayeye muhtaç ve bağımlı olan çocukların korumasız/korunaksız biçimde açlık sınırında yaşamaya zorlandığı görülüyor. Varlık amacı, kâr, çıkar ve yarar maksimizasyonu olan küresel sömürü düzeninin kirli aktörlerince her gün masumiyet katlediliyor. Masumiyet; kimi zaman batan bir teknede, kimi zaman kıyıya vuran minik bir bedende, kimi zaman bombalanan bir sığınakta, kimi zaman gözyaşları kana bulanmış minik bir çehrede, kimi zaman çaresizlikle haykıran bir ana kucağında, kimi zaman sürgün edilmiş bir yürekte yüzünü gösteriyor. Çocuklar, sınır tanımaz biçimde bütün dünyada ağır şiddet, sömürü, yoksulluk, açlık ve istismara maruz bırakılıyor. Eğitim çağındaki çocuklar çalıştırılarak (çocuk işçiler) emekleri sömürülüyor. Çocuk yaşta evliliklerle yaşamları karartılıyor.
Nitekim Dünya Çocuk Hakları Günü vesilesiyle Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) açıkladığı veriler bu trajik tabloyu ortaya koyuyor. Buna göre, dünya genelinde her 12 çocuktan birisi yoksulluk içinde yaşıyor; okula gidemiyor veya şiddet mağduru oluyor. Yine bu verilere göre, dünya genelinde çocuklar 20 yıl öncesi ile mukayese edildiğinde daha kötü şartlarda yaşamlarını sürdürüyor. Bu veriler, 37 ülkedeki 180 milyon çocuğun ebeveynlerinden çok daha zor şartlarda, aşırı yoksulluk içinde yaşadıklarını gösteriyor. Bu trajik durumun temel gerekçesi yine ilgili rapora göre, ‘dünyadaki yaygın çatışmalar ve hükûmetlerin kötü yönetimleri’ olduğu tespit ediliyor.
Ancak bu raporun görmediği ya da görmezden geldiği gerçeklik şu ki, çocuk hakları, tek başına idarelerin/hükûmetlerin değil, bir bütün olarak uluslararası kuruluşların ve dünyada gelir adaletsizliğine yol açan sömürü düzenini egemen kılan küresel güçlerin sorumluluğu altındadır. Hiçbir ayrım gözetmeksizin dünya çocuklarının en temel haklarından başlamak üzere, ‘sağlıklı yaşama, duygusal yakınlık ve güvenlik içinde olma ve yoksulluk çekmeme, sağlıklı gelişme’ gibi hakların temin edilmesi bir insanlık sorunu ve sorumluluğudur. Sağlıklı bir toplumsal bünyenin ve geleceğin güvencesini oluşturan çocukların kişilik gelişimi bu hakların temini ile mümkündür. Bu noktada öncelikle çocukların, şiddet, sömürü ve istismara karşı korunma hakkına ilişkin kamusal güvencelerin/tedbirlerin sistematik biçimde temini, gözetim ve denetimi büyük önem arz ediyor. Ancak bu negatif gerçeklikler bertaraf edebildiği ölçüde çocukların ‘özel yaşam, onur ve saygınlıklarının’ korunması mümkün olabilir.
Çatışma, şiddet, savaş, göç, yokluk, yoksulluk ve açlık gibi insanlığı tehdit eden trajedilerin en ağır mağdur kitlesini kuşkusuz çocuklar oluşturuyor. Bugün bütün dünyanın gözleri önünde bu trajik duruma mahkûm edilen çocuklarla birlikte insanlığın yaşam sığınağı yok oluyor. Kuruyan merhamet damarı, katledilen masumiyet duygusu ile birlikte insanlığın gelecek teminatı olan çocuklarımızı kaybediyoruz. Dünya, en asgari düzeyde savaşta ve sığınmacı durumlarda bile özel olarak korunma hakkı olan çocuklarına sahip çıkamıyor. İnsanlık, geleceğine sahip çıkabilmek adına bütün dünya çocuklarının haklarına eş biçimde sahip çıkma noktasında bütünsel sorumluluğunun idrakine varmak durumundadır.
23.11.2017