‘Yeni Orta Doğu’: Kaos ve Savaş Siyaseti

 
 
Son günlerde Orta Doğu’da, bölgede yeni bir küresel stratejik adımın atılmakta olduğuna işaret eden bir takım hadiseler yaşanıyor. Peşi sıra sökün eden hadiselerden ilki, Lübnan Başbakanı’nın Riyad ziyaretinde görevinden istifasını duyurması olmuştur. Yemen’den Suudi Arabistan’a fırlatılan füze haberlerinin ardından Suud hanedanlığından prens ve bakanların ‘yolsuzluk operasyonu’ kapsamında gözaltına alındığı haberleri dünya gündemine düşmüştür. Bunun akabinde düşen helikopterde bir Suudi prensin hayatını yitirdiği haberi duyulmuştur. Bütün bu olaylar dizisi ve gerçekleşen operasyonlar, kraliyet içinde tasfiyelerin ve/ya taht kavgalarının eşliğinde yürütülen bir küresel proje olduğuna işaret etmektedir.
Bu olayların başlangıç noktası, Trump’ın başkanlığı sonrasında gerçekleşen Suudi Arabistan ziyaretidir. Bu ziyaret, Amerikan dış politikasının yeniden İran’ı düşmanlaştıran güvenlik paradigmasını yaşama geçirmesinin stratejik adımı olmuştur. Bu adımın temel dayanak noktası; İsrail’in güvenliğini temin edebilmek adına bölgede İran sınırına dayanacak bir güvenlik hattı oluşturmaktır. Nitekim bu ham hayali gerçekleştirme amacı doğrultusunda Barzani’nin sözde bağımsızlık referandumuna destek olunmuştur. Bu güvenlik hattını tahkim edecek ideolojik zemin, mezhep temelinde kurgulanan Sünni-Şii ayrımıdır. Mısır’ın yanı sıra Birleşik Arap Emirlikleri gibi bu cephede yer alan ülkelerin siyasi öncülüğünün Suudi Arabistan tarafından gerçekleştirilmesi öngörülmüştür. İsrail’in güvenlik konsepti, ‘dış düşman’ ve tehdit algısı ile örtüşük bir cepheleşme ortaya çıkarılmıştır. Ancak Suudi Arabistan’ın başını çektiği bu cephenin ilk hamlesi olan Katar ambargosu başarısızlıkla sonuçlanmış ve ciddi bir imaj zedelenmesine yol açmıştır.
Bölge üzerinde küresel iktidarı muhafaza edebilmek adına oluşturulan bu güvenlik konseptinin gerekli kıldığı yeni iktidar yapılanmaları için lüzumlu görülen ‘Ilımlı İslam’ gibi kavramsallaştırmalar yeniden gündeme getiriliyor. ‘Ilımlı İslam’ ve ‘reform’ adı altında çatışma cephesini tahkim edecek yeni iktidar yapılanmalarının perdelenmesi amaçlanıyor. Bu projenin, minimal ölçekte de olsa bir dip dalga olarak toplumsal talep olduğu yönlü yorumlar yapılsa da; temelde bunun zaman zaman ısıtılarak gündeme getirilmesinin ardında küresel bir hesabın olduğu aşikârdır. Nitekim bu projeyle özdeş bir konsepte dayalı olan FETÖ projesi de söz konusu küresel iktidar tarafından üretilmiş bir güç yozlaşmasıdır. Kuşkusuz üretilmiş olan bu kavramsal modellemeler üzerinden hegemonik iktidar tahkim edilmeye çalışıyor.
Yaşanan bütün bu gelişmeler, güvenlik ekseninde kurgulanan çatışma siyasetinden ve savaş endüstrisinden beslenen küresel sistemin yeni bir hamlesidir. Çok uluslu müdahalelere açık hâle gelen bölgede yeni güvenlik stratejilerinin ve dengelerin oluşturulması adına farklı savaş cepheleri oluşturuluyor. Bölgede daha mikro ölçekte parçalanmayı, sistematik çatışmayı ve savaş stratejisini besleyecek biçimde radikal milliyetçi dalgalar sürekli biçimde köpürtülüyor. Nitekim Kürt milliyetçiliği üzerinden projelendirilerek üretilen parçalanma stratejileri derinleştiriliyor. Bölge üzerinde yıkıcı hegemonyasını sürdürmek isteyen bu küresel iktidarın en alçakça ve faşizan hamlelerinden birisine de Türkiye, 15 Temmuz’da maruz kalmıştır.
Hegemonik küresel iktidarın güç savaşlarının yürütüldüğü bu talihsiz coğrafya, ne yazık ki üretilen ve/ya yapılandırılan terör örgütlerinin fikir ve insan kaynağı merkezine, silah tüccarlarının iştah kabartan pazarına, devlet altı yapılanmaların arenasına ve çökmüş devletler mezarlığına dönüşmüştür. Bütün bu sinsi hamleler karşısında siyasal aklı ve sağduyuyu egemen kılmakta acziyet yaşayan bölge devletlerini/uluslarını da yutacak bir topyekûn savaş hâli kapıda bekliyor. En ufak bir kıvılcım, bölgede varlığını sürdüren politik kaosun tümden kontrol edilebilir veya yönetilebilir olmaktan çıkmasına yol açacaktır.
Sonuç olarak bölgeyi, enerji kaynaklarını temellük etme iradesiyle güvenlik temelinde okuyan küresel hesabı bozacak adımların atılması elzemdir. Burada, üretilen yapay öfke ve şiddet tutulmalarının teskin edilmesi; ve suni savaş stratejilerinin veya hamlelerin boşa çıkarılması noktasında bölgede iddia sahibi bir güç olarak Türkiye’nin proaktif, gerçekçi ve ahlaki dış politik perspektifini sürdürmesi gereklilik arz ediyor.
09.11.2017

Yargısal Adalet ve Muhabbet Erdemi

Keşfedici aklı; üretken zihin dünyası ve nitelikli emek kapasitesi ile bilgi ve bilimden teknolojiye oldukça yüksek bir gelişim seyri sergilemek suretiyle insanoğlu, ‘modern bir uygarlık’ birikimi var etmiştir. Çeşitlenen toplumsal ilişki biçimleri; çoğalarak farklılaşan organik sosyolojik iş bölümleri; giderek artan ekonomik ve kültürel zenginlikler vb. beraberinde modern uygarlığın kendine özgü bir sosyal düzen inşasını mümkün kılmıştır. Bu doğrultuda modern hukuk düzeni ve yargı adaleti sistematik bir yapıya ve kurumsal bir inşaya dönüşmüştür. Ancak bütün bu sistemsel-yapısal dönüşüme rağmen, toplumsal meselelerin, daha özelde hukuki nizaların ya da çekişmelerin çözümlenmesinde ‘ideal iletişimsel’ bir zemin ve çözüm yöntemleri teşkil etme noktasında modern toplumların muzdaripliği ortadadır. Bu ve buna benzer toplumsal ızdıraplarımızı teskin ve çözümleme sadedinde kadim tarihsel hafızamıza referansta bulunmak durumundayız.
Kuşkusuz bu minvalde düşüncelerine referansta bulunabileceğimiz isimlerden birisi de ünlü Osmanlı mütefekkiri, ahlak kuramcısı ve yargıcı Kınalızâde’dir. Ünlü düşünür Ahlâk-ı Âlâî adlı eserinde toplumsal meselelerin ve/ya uyuşmazlıkların çözümlenmesinin iki temel yolundan söz etmektedir. Bunlardan ilki, taraflar arasındaki nizalara adalet yasalarını veya ilkelerini tatbik etmek suretiyle gerçekleşen çözüm usulüdür. Müellifin öngörmüş olduğu ikinci yol/usul ise, muhabbet yoludur.
Bunlardan ilki, insanlığın ‘toplumsal düzenin inşası ve idamesinde yönelmiş olduğu kadim bir yöntemdir’. Burada ‘adalete yönelmiş olan’ hukukun, yargı adaleti olarak tecelli etmesi beklenmektedir. ‘Yargısal adalet’, taraflar arasındaki hukuki meselelerin çözümlenmesinde kurumsal olarak yapılandırılmış bir mekanizmadır. Bu mekanizma veya yol insan aklına hitap ederken; ikincisi, insanın duygu dünyasına hitap etmektedir. İrfânî geleneğin söylem düzeneğine uygun bir çıkarımla Kınalızâde, ikinci yolu tercih edenleri toplumda seçkin bir konuma yerleştirmiştir. Zira bir iletişim biçimi olarak muhabbetin cereyan ettiği toplumsal kesim sınırlıdır. Muhabbetin egemen olduğu toplumsal zeminde yargısal adalete ihtiyaç söz konusu değildir.
Kınalızâde, filozofların doğal bir birliğe (vahdet) benzediği için muhabbeti, adaletten daha yüksek bir erdem olarak kabul ettiklerini belirtir. Zira onlara göre adalet, yapma ve/ya yapay bir birliğe benzemektedir. Hâlbuki özünde birliği gerekli kılan muhabbet, ikiliği ortadan kaldırmaktadır. Öyle ki yargısal adalet, ikiliğin ortaya çıkmasından sonra tahakkuk eder.
Sözlükte insaf kelimesi ile tanımlanan adaletin türetmiş olduğu ikilik, ‘yarım’ manasına gelen nısf teriminden anlaşılmaktadır. Nısf, herhangi bir şeyin yarısını kişinin kendisinin alıp, diğer yarısını ise diğer ortağının almasını ifade eder. Mubabbet ile birliğe ulaşma imkânı söz konusu iken, yargısal adalette ikilik söz konusudur. İkilik doğuran yargısal hükümlerden ideal anlamda toplumsal faydanın ortaya çıkması da mümkün değildir. Tüm varlığın kıvam ve bekâsı için gerekli olan muhabbet, varoluşsal anlamda bütün değerlerin esası; ‘varoluşun özü’; ve varlık düzeninin kurucu zeminidir.
Kınalızâde, ‘Ezeli sevgi sırrı bütün eşyada sârîdir’ beyti ile muhabbeti/sevgiyi, özsel anlamda varlığın her zerresine sirayet eden bir töz olarak nitelendirir. O yüzden muhabbet ile adalet arasında, salt kavramsal düzeyde bir ilişki yoktur. Bunun ötesinde, bu ikisi arasında deruni mana boyutları ile ifade edilebilecek karşılıklı bir belirleyicilik ilişkisi söz konusudur. Adaletin ayrılmaz bir unsuru olarak değerlendirilen muhabbetin Batı dillerinde bir karşılığı bulunmamaktadır. Sevgi içinde söyleşmeyi, halleşmeyi ve hemdem olmayı ifade eden muhabbetin, J. Habermas’ın ‘ideal iletişim’ olarak kavramsallaştırdığı şeye tekabül ettiği söylenebilir.
Formel yargı adaleti sisteminin taraflar arasındaki nizâların çözümlenmesinde kimi zaman kamu vicdanını tatmin etmekten uzak pratikleri; kimi zaman yoğun iş yükü nedeniyle adaletin tecellisinin gecikmesi durumları ile karşı karşıya kalıyoruz. Bu noktada alternatif uyuşmazlık yöntemleri olarak yargı düzenimize dâhil etmeye çalıştığımız kurumları (ara buluculuk gibi) kadim kültürümüzün değer dünyası ve kavramları ile içeriklendirmenin imkân ve yollarını aramalıyız.

‘Araf Çağı’: Hegemonya sonrası dönem

1990’dan 2025/2050’ye kadar olan dönemde çok büyük ihtimalle, barış, istikrar ve meşruiyet kıtlığı çekilecektir. Bunun nedeni kısmen, dünya sisteminin hegemonik gücü olan ABD’nin zayıflamasıdır. Ancak asıl neden bir dünya sistemi olarak dünya sistemindeki krizdir.
Amerikalı ünlü sosyolog ve dünya sistemleri analisti Immanuel Wallerstein’ın bu kehaneti/öngörüsü, dünya sisteminde yaklaşık yarım yüzyıl (1945-1990) süren ABD hegemonyasının nihayete erdiğini kaydetmektedir. Ona göre, bu hegemonya ve/ya ‘umut çağı’ -çoğunlukla sahte umutlar da olsa- sona ermiştir. ‘Umut çağı’ yerini istikrarsızlığın, düzensizliğin, güvensizliğin ve tekinsizliğin egemen olduğu bir çağa ‘araf çağına’ bırakmıştır. Dünya sistemi tarihi açısından görece kısa dönemlere tekabül eden hegemonya dönemleri, sonrasında ortaya çıkan istikrarsızlıklara bağlı olarak meşruiyet yoksunluğu çekilen dönemler olmuştur.
Bu dönemler, bizatihi ‘güç tekelleşmesini’ tahkim edici unsurların kaçınılmaz biçimde kurulu sistemi çökerttiği dönemlerdir. Hegemonik iktidar ideolojisinin (kapitalizm) ve onu meşrulaştıran politikaların çözüldüğü bir dönemdir. Bu çağ, küresel emperyal sistemin çöküş sürecinin ortaya çıkardığı ağır hasarı onarma çabasında olan ‘alt-emperyalist güçlerin’ çaresizlik çağıdır. Bu hegemonyayı tahkim etmeye çabalayan ‘meşru’ güçlerin aymazlıkla iki yüzlü duruşlarını sergiledikleri çağdır.
Hegemonya sonrası dönemlerde ortaya çıkan bu siyasal düzen/sizlik ve küresel politik karmaşa, beraberinde yeni eksenlerin-merkezlerin doğumuna tanıklık eder. Çöküş süreçleri, yeni bir sistemsel düzenin doğumuna imkân verir. Tarihin çevrimsel bir döngüsellik içinde tecelli ettiği bu doğurgan zamanlar, yeni inşaların çağıdır. Tarihsel ritmin dışına taşan bu yeni çağ dinamiği kendisini, çöküşlere eşlik eden yükselişler olarak tebarüz ettirir. İktidar tekelleşmelerinin çözüldüğü bu tarihsel anlar, sistemsel yenilenmenin doğum zamanlarıdır. Can havliyle tedarik ve tahkim edilmeye çalışılan askerî kapasite artırımı vb. önlemler, geri dönüşsüz akış karşısında çaresizdir.
Bu çağ, Kant’ın ‘daimi barışı’ temin ve tesis etme adına ‘devletlerin gönüllü birlik oluşturma’ tahayyülünün bir kez daha idealitesinden koparıldığı kurumsal hayal kırıklığına dönüşüm çağıdır. Bireyi, ‘dünya vatandaşı’ olarak tasarlayan kamusal hukuk tasavvurunun yok edildiği çağdır. Çağların benzer kurucu ideallerini yıkıma uğratan bu âraf çağı, toplumsal bünyeyi ve tarihsel hafızayı ifsat eden derin hayal kırıklıklarının çağıdır. ‘Umut çağında’ yeşeren ‘kozmopolitan demokrasi’ tasarımının (Nussbaum) yokluğa mahkûm olduğu çağdır. Bu, ötekileştirici ve hatta düşmanlaştırıcı güvensiz siyasal sistemlerin ve toplumsal düzenlerin hak ve özgürlükleri haleldar ettiği bir kapanma çağıdır.
Bu toz bulutu içinde varoluş/beka mücadelesi veren Türkiye, çok boyutlu küresel kuşatma altındadır. İşgali hedefleyen bu asimetrik kuşatmanın en ağır hamlesi, kuşkusuz 15 Temmuz FETÖ darbe girişimi olmuştur. Bu yıkıcı hamleyi milletiyle bütünleşmiş bir siyasi irade ile bertaraf eden Türkiye, farklı fazlarda ve boyutlarda sürdürülen kuşatmayı kırma mücadelesini birden çok cephede sürdürüyor. Türkiye, faşizan darbe girişiminin elebaşlarını himaye eden sözde müttefik ülkelerin açık hedefi durumundadır. İçinde bulunduğumuz hegemonya sonrası dönemde, ittifaklara ve birliklere ilişkin hiçbir yerleşik pozisyonun sürdürülebilir olmadığı aşikârdır. Zira çöküş süreci, devletlerarası sistemin yerleşik düzenin unsurları açısından bir yapıbozumuna yol açmıştır. Söz konusu sistemin kurumsal aygıtları (başta BM), idealitesini yitirmekle kalmamış itibarsızlık deryasına da gark olmuştur. Hegemonyanın meşruiyet açığını kapatmak üzere tasarlanmış olan bu kurumsal aygıtlar, çöküşü önleyebilmek bir yana hızlandıracaktır. Yıkıcı sistemsel kaosun ortaya çıkardığı savruk politikalar terör örgütleri ile kirli ittifaklar ve/ya taşeronlaştırıcı iş birlikleri doğurmuştur.
İçinde bulunduğumuz zaman dilimi, küreye egemen olan hegemonik düzenin sistemsel yıkımına yol açan ağır meşruiyet açığını giderecek yeni bir inşaya gebedir. ‘Eski dünya’, ‘üçüncü dünya’, ‘öteki dünya’ vd., bu yeni doğum sancılarının iniltisine kulak kesilmiş durumdadır.
Bütün bu dünyaların/coğrafyaların yürek atımı olan Türkiye, yeni umut çağının meşalesidir!
19.10.2017

Kadına yönelik şiddet ve modern cinsiyet rejimi

 
Modern endüstriyel kapitalist düzenin tarihî inşa süreci; üretim biçimleri, mülkiyet, bilgi teknolojileri, tüketim eğilimleri, kültürel kodlar, hukuk ve haklar düzeni, siyasal örgütlenme, ekonomik yapılanma vb. alanlarda yaşanan dönüşümlerle birlikte küreselleşen bir dünya var etmiştir. Küresel ölçekte dönüştürücü bir kültürel hegemonya kuran bu düzen, modern toplumlarda esaslı sosyolojik kırılmaları intaç etmiştir. Bu kırılma noktalarından birisini de ‘modern cinsiyet rejimi’ oluşturmuştur. Endüstri devrimi ile birlikte ortaya çıkan insan gücü (emek) ihtiyacı; kolonyalist Batı dünyasının üretmiş olduğu ‘şark dünyası’ tahayyülü; üretilen bu Avrupa-merkezci ve ötekileştirici dünya tasarımına izafe ettiği cinsiyet tahayyülü; bedenîlik üzerinden üretilen modern kadın imgesi vd. bu cinsiyet rejiminin süreçsel dinamiklerini ifade etmektedir. Bu ‘modern cinsiyet rejimi’, ne yazıktır ki, kadın hakları, özgürlük ve eşitlik taleplerini ve/ya söylemlerini kuramsal bir çerçeve ve eylemsel bir duruş olarak üreten kadın hareketlerine rağmen hegemonyasını sürdürmektedir.
Cinsiyetçi bir temelde üretilen bu iktidar örüntüleri üzerinden tanımlanan toplumsal cinsiyet rolleri ve beraberinde varlık bulan eril hegemonik düzen, bütün dünyada kadına yönelen şiddetin hem çeşitlenmesine ve hem de dramatik düzeyde artışına yol açmıştır. Bu doğrultuda ne yazık ki ağır bir trajediye dönüşen şiddet ve cinayet haberleri, ülke gündemimizi de kirletmeyi sürdürmektedir. Fiziksel, duygusal, cinsel ve ekonomik açıdan başta yaşam hakkı olmak üzere kadınların hak ve özgürlüklerini ihlal eden şiddet eylemlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkan kadın cinayetlerindeki bu artış, ürkütücü bir boyuta ulaşmıştır.
Bir insan hakkı ihlali olarak kabul edilen kadına yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla imzalanan sözleşmeler (BM, ‘Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’; ve ‘Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ gibi) bu dramatik artışın önüne geçme noktasında yetersiz kalmaktadır. Hatta bu doğrultuda iç hukukumuzda düzenlenen ‘Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un da bu şiddet paranoyasını önleme noktasındaki yetersizliği ortadadır.
Her geçen gün farklı biçimleri ile toplumsal alanı kirleten bu şiddet sarmalının mağdur kitlesini kadınların yanı sıra çocuklarımız da oluşturmaktadır. Bu meselenin sadece hukuki tedbirlere indirgenerek çözümlenebileceği yönündeki tespitlerin ve önerilen tedbirlerin yetersizliği aşikârdır. O yüzden daha esaslı biçimde bu şiddet paranoyasını doğuran toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin tasavvurlar, kadın bedenini metalaştıran eril tahakkümün kültürel kodları ve zihniyet biçimleri eleştirel biçimde etüt edilmelidir. Zira, örneğin üretilen erkek ve kadın bedeni imgeleri, sistematik biçimde şiddet kültürünü besleyen eril tahakkümü her geçen gün pekiştirmektedir.
Modernleşmenin üretmiş olduğu ve bir ‘iktidar teknolojisine’ dönüşen cinsiyet rejiminin kültür endüstrisince üretilen egemen bir kültürel koda ve yaygın bir küresel trende dönüşümünde uluslararası medya etkin bir rol üstlenmektedir. Medya, modern kültür endüstrisince üretilen cinsiyetçi dil ve değer dünyasının yerleşmesinde öncü kuvvet olmanın yanı sıra; çoğu zaman etik bir kaygı gözetmeksizin şiddet görüntülerinin yayımında gösterdiği duyarsızlıkla bu negatif rolünü pekiştirmektedir.
Türkiye’de kırdan kente göç, kentleşme, demografik fırsat penceresi, dinamik genç nüfusun artışı vd. faktörler, birçok alanda köklü sosyolojik dönüşümlere yol açmıştır. Bu minvalde modernleşme tecrübemiz ile geleneksel yapı arasında gerilimli dinamik bir ilişkinin varlığından söz edebiliriz. Bu dinamizm, aile sosyolojisi, toplumsal cinsiyet rolleri, erkek ve kadın imgesi konusunda yapısal dönüşümlere yol açmıştır. Söz konusu dönüşüm, geniş aile yapılanmaları içerisinde eğitici otoritenin çözülmesine açmış; ve onun yerini ikame edecek yeni bir durumun varlığı da mümkün olmamıştır. Kadına yönelik şiddetin önlenmesi sadedinde güçlü bir toplumsal bilinç inşa edilmesi adına formel ve informel öğrenim süreçleri etkinleştirilmelidir.

Orta Doğu siyaseti ve sözde referandum

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY), 25 Eylül tarihinde Irak merkezî yönetiminin karşıt tutumuna, Irak Federal Mahkemesinin anayasaya aykırılık hükmüne ve yürütmenin durdurulmasına yönelik kararına rağmen sözde ‘bağımsızlık referandumunu’ gerçekleştirmiştir. Hukuki temelden ve siyasal meşruiyetten yoksun olan bu referandum kararına karşı başta Türkiye, bazı bölge ülkeleri ve uluslararası toplumun uyarılarını dikkate almayan IKBY, de facto bir durum ortaya çıkarmıştır.
Irak’ın yaklaşık 14 yıl önce (2003) başlayan işgali ile birlikte, etnik, dinî ve mezhebî temelde ortaya çıkan büyük ayrışmalar, çatışmalar ve neticesinde dökülen kanlar coğrafyayı daha derin bir kaosa sürüklemiştir. Dikkat çekici bir biçimde hemen hemen aynı dönemde (2004) kısa bir zaman aralığında örgütsel yapılanmasını tamamlayan ve büyük bir mali kaynağa sahip olan DEAŞ terör örgütü, bu yıkıcı kaosun ürünü olarak varlık bulmuştur. Böylece takriben 3 trilyon dolarlık bir maliyete erişen bu işgal harekâtının beşeri maliyeti ve bedeli, özellikle sivil yurttaşlar açısından oldukça trajik-travmatik bir tablo doğurmuştur.
Etno-dinî temelde zihinsel parçalanmayı tetikleyecek ve sosyolojik yarılmayı giderek derinleştirecek fay hatları ile ulus-devlet kimliği üzerinden bu coğrafyanın yeniden tanzimi gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Bölgenin zengin enerji kaynaklarının yanı sıra jeo-politik ve jeo-stratejik öneminin motive ettiği çatışan küresel ilginin merkezi olan Orta Doğu coğrafyası, bu türden hamlelerle üretilen siyasi istikrarsızlık üzerinden kontrol edilmeye çalışılmaktadır. Orta Doğu coğrafyası, özellikle Irak ve Suriye üzerinden, tarihî, siyasi ve sosyolojik dokusunu yapıbozumuna uğratıcı nitelikteki küresel yıkım projelerinin vasatına dönüştürülmüştür.
Tarihsel kökenini 19. yüzyıl Avrupa’sının tarihsel dinamiklerine ve tecrübesine özgüleyebileceğimiz ‘uluslaştırma’ politikası ve ulus-devlet pratiği küreselleşen emperyal rekabetin manivelasına dönüşmüştür. Bütün boyutları ile asimilasyonu ve etno-dinî arınmayı stratejik siyaset pratiği olarak benimseyen bu politik yapılanmanın sunmuş olduğu imkân, Kuzey Irak bölgesi üzerinden yürütülen küresel güç savaşlarının öldürücü silahına dönüşmüştür. Bu potansiyel imkânı var eden en önemli etmen kuşkusuz, ayrıştırarak atomize edilmiş siyasi entitelerin (devletçiklerin) inşa edilmesidir.
Sözde referandum sürecinde her ne kadar ABD ‘seçilen yolun çok riskli olduğu’ yönlü tepkisini dillendirmiş olsa da başta İsrail olmak üzere bu imkândan yararlanma arzularını kimi zaman açıktan eylemsel olarak, kimi zaman da örtük biçimde ortaya koymuşlardır. DEAŞ terör örgütü ile mücadele sonrasında boşaltılan alanda bölgesel istikrarsızlığı daha da derinleştirecek olan yeni hamlelerin geleceği açık biçimde ortadadır. Irak’ın toprak bütünlüğünden dem vuran beyanatların ardında gizli bir gündemin olduğu gizlenemeyecek kadar açıktır. Nitekim, uluslararası toplumun tepkisine rağmen IKBY’nin böylesi bir hukuksuzluğu küstahça icra edebilme cesaretinin ardında kirli stratejik hesapların olduğu aşikârdır.
IKBY, küresel hegemonyanın bölgesel taşeronluğunu üstlenme misyonunu icra etme iradesinin bir ürünü olan sözde referandum, Türkiye’nin ulusal egemenliğine ve millî güvenliğine kasteden bir tehdit içermektedir. Türkiye, millî güvenlik politikasının bir gereği olarak uluslararası hukuktan kaynaklanan önleyici müdahaleleri ve/ya diğer önlemleri alma noktasında iradesini net biçimde ortaya koymuştur. Bu irade, bölgenin etnik yapısını dönüştürmeye matuf tehcir etme, etnik arındırma ve demografik tanzim politikalarına karşı tutumunu keskinleştirerek sürdürmelidir.
Hukuksal ve siyasal meşruiyeti açısından bu şaibeli referandum, sürdürülmekte olan emperyal işgal harekâtının yıkıcı hamlelerinden birisini teşkil etmektedir. Türkiye’nin ulusal güvenliğine yönelik ağır bir tehdit unsuru içeren bu ölümcül hamle her ne surette olursa olsun bertaraf edilmek durumundadır. Aksi hâlde, etno-milliyetçilik üzerinden sözde bir ‘ulus-devlet’ inşası çabası, bölgesel istikrarsızlığı kalıcılaştıracak geri dönülmez bir parçalanmanın kapısını aralayacaktır. Türkiye’nin ulusal birliğini hedef alan bu girişimin içe dönük boyutları da dikkate alınmalıdır. Bu noktada özellikle Türkiye’nin çoğulcu sosyo-etnik ve sosyo-kültürel yapısını konsolide edecek sahici politik söylemin üretilmesi/sürdürülmesi hayati önemi haizdir.
05.10.2017

Yaşadığımız çağ: ‘Eylemsizlik Gücü’

 
“Yaşadığımız çağ, esasen akıl ve tefekkür çağıdır; tutkudan yoksun, bir heyecanla parlayıp, sonra uslu uslu tekrar istirahate çekilen bir çağ.” (Sören Kierkegaard)
Zamana kayıtlı bir varlık olarak içinde bulunduğumuz anı ve hayatımızı sürdürdüğümüz çağı idrak edebilmenin iştiyakına sahibizdir. İçinde yaşadığımız çağı, idrak kastı ile anlamlandırmaya çalışırız. Kimi zaman onu, bütünlüklü bir anlam dünyası olarak tavsif edici biçimde yorumlarız. Bu süreli ve kayıtlı maceranın akışkan mecralarını keşfe çıkarız. Kimi zaman keşfettikçe küçülen anlam dünyalarının içinde kayboluruz. Bazen içinde yaşadığımız ana ve zamana aidiyetimizi unuturuz. Yaşadığımız çağa ruhunu veren ayartıcı uyaranların esir aldığı yaşam teknolojisine esir oluruz. Aşktan ve tutkudan yoksunlaştıran ve her geçen gün giderek çoraklaştıran çağ zindanına hapsoluruz. Kimi zaman beşerî evrenimizi ağır bir yıkıma uğratan çağ yangınında yok oluruz. Böylece yaşadığımız çağ, bir esaret çağına dönüşür.
Esaret çağı, ‘idealleri uğruna mücadeleye girişen çocukların değil, erken gelişmiş çocukların çağıdır’. Çağ teknolojilerinin tahakkümü altında sinikleşen, sünepeleşen ve cesareti kırılan kuşakların çağıdır. Dinlemeye, düşünmeye ve eylemeye cesaretin kırılganlaştığı çağdır. Bu çağ, şeklin muhtevaya; lafzın manaya ve usulün esasa egemen olduğu bir çağdır. Bu çağ, görselliğin sözselliğe ve imajın muhtevaya galebe çaldığı bir çağdır. Bu çağ, bütün beşerî çabasını amacın tahsiline değil, ölçüsüzce ve kuralsızca neticenin elde edilmesine teksif edenlerin çağıdır.
Yaşadığımız çağ, izan ve vicdanın değil, pervasızca peşi sıra gidilen çıkarların çağıdır. Eğlemeyi eylemeye yeğ tutanların çağıdır. Bu çağ, fikre dönüşmeyen kanıların çağıdır. Bu çağ, eyleme dönüşmeyen yargıların çağıdır. ‘Dinlemeden anlayan, anlamadan eyleyenlerin’ çağıdır. Bu çağ, sahici duygulara dönüşemeyen duygulanımlar çağıdır. Sönümlenen ve pörsümeye yüz tutan duyguların çağıdır. Bu çağ, vasatlığa ve sathîliğe mahkûm olan icraların çağıdır. Bu çağ, aşk ile meşk etmekten yoksunlaşmanın çağıdır. Özenden ve iştiyaktan yoksun eylemlerin çağıdır. Kötürümleşen hasletlerin ve körelen yetilerin çağıdır. Bu çağ, toplumsal bünyenin ‘eylemsizlik gücü’ (vis inertiae) ile felce uğradığı bir çağdır. Geçici heveslerin ve bir anda parlayıp sonra sönümlenen heyecanların çağıdır. ‘Katı olan her şeyin buharlaştığı’; değer yoksunluğundan ötürü çoraklaştığı bir çağdır.
Bu çağ, kendini bilmenin faziletiyle değil, gayrına ket vurmanın rezîletiyle yükselenlerin çağıdır. ‘Varlığını bilinmezlik toprağına gömerek’ yücelmenin değil, şişinerek ve olduğundan fazla görünerek yükselmenin çağıdır. Bu çağ, ‘kem âlât ile kemâlât’ mertebesine ermişliğin vehminde olanların çağıdır. Bu çağ, bütün çabanın ruh ve dimağın inceltilmesine değil; maddîliğin, bedenîliğin ve cismaniyetin yüceltilmesine hasredildiği bir çağdır. Kendinde değer/li olanın değil, maddi anlamda katma değere sahip olanın çağıdır. Bütün katmanlarıyla varlık ile arasında ontolojik mensubiyet kurmanın değil; pragmaya teslimiyetin yeğlendiği bir çağdır. Marazi gerilimlerden ve çatışmalardan beslenenlerin; harislikle doyumsuzlaşanların çağıdır.
Yaşadığımız çağın anaforunda yaşam mücadelesi veren benliklerimizi ancak değer dünyamıza tutunma çağrısı ile ayakta tutabiliriz. Bütün hoyratlıklarımıza rağmen acziyetimizi seslendirerek diri kalabiliriz. Arzularımızın ve enaniyetimizin tümden boyunduruğuna teslim olmayarak insan kalabiliriz. İncelikli bir dil, zengin bir söz ve engin bir gönül ile ayakta durabiliriz. Dünya coğrafyasını kana bulayan sömürge düzenini telin ederek inancımızı tazeleyebiliriz. Mazlumu gözeterek gönül yurdunda esenlikle kalabiliriz. Semirdikçe kabaran egolarımızı teskin ve terbiye ettikçe insanca yaşayabiliriz. Benliğimizle üstünlük kurmanın değil, üstün değerlere bende olmanın şevki ile kıymetlenebiliriz. Nobranlıkla değil zarafetle bir gönül iklimi kurabiliriz.
Heyhat!
Ancak kendimizi, yani haddimizi ve sınırlılıklarımızı bildikçe yükselebiliriz!

Millî eğitim meselesi

Yeni eğitim-öğretim yılı, okul öncesi eğitimden orta öğretime, yenilenen müfredat programından sınav sistemine varıncaya kadar Türkiye’nin eğitim meselesine dair birçok tartışmanın eşliğinde başladı. Bu tartışmalar sürerken, henüz üzerinde çalışılan yeni bir sistemi hayata geçirmek adına, Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş (TEOG) sınavının kaldırıldığı Millî Eğitim Bakanınca kamuoyuna duyuruldu. Böylece bir türlü sistemsel istikrarı yakalayamadığımız sınav sistemi uygulamalarından birisi daha sonlandırıldı.
Millî eğitim alanında sürdürülebilir politikaların belirlenmesi ve rasyonel uygulamaların üretilebilmesi noktasında temel bir sorunla karşı karşıyayız. Bu sorun, eğitim-öğretim sistemimizin zihniyet çatışmaları ve ideolojik koşullanmışlıklarla muallel hâle gelen sancılı modernleşme serüvenimizin merkez çatışma alanı olarak algılanmasıdır. Böylesi bir gerilim zemininde yapılandırılan ve istikrarsız uygulama modelleri üreten eğitim sistemimiz, ‘millî bir mesele’ olarak her dönemde ülke kamuoyunda yakıcı etkisini sürdürmüştür. Bu durum, reform adı altında, kimi zaman yüzeysel ve günübirlik çözümlere; kimi zaman da irrasyonel popülist uygulamalara yol açmıştır. Köklü bir eğitim tarihine ve müktesebatına sahip olmakla birlikte, söz konusu bagajlarımız sistemsel reformları gerçekleştirebilecek ortak bir aklın ve sistematik bir uygulamanın üretilmesini imkânsızlaştırmıştır.
Hâlbuki bir bütün olarak yapılacak olan sistem reformunun nesnel dinamikleri, tayin edici biçimde verilidir. Bunlar, içinde bulunduğumuz bilgi çağının sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel ve toplumsal dinamikleri; formel öğrenim süreçlerinin öznesi olan çağ kuşağının karakteristik özellikleri ile bir milletin varoluşsal kimliğini oluşturan temel değerleridir. Ancak sistem restorasyonuna dair tartışmaların ve önerilen modellemelerin bu gerçekliğe referansla üretildiğini söylemek oldukça güç görünmektedir. Doğal olarak bu gerilim hatları üzerine yapılandırılmış olan eğitim politikalarımız ve uygulamalarımız sürdürülebilir bir kalite ve istikrar üretememiştir.
Türkiye, son 15 yıldır yükselen bir grafikle millî eğitime ayırdığı bütçe payını artırmak suretiyle meselenin mali boyutu açısından gerekli olan altyapısal adımı atmıştır. Öyle ki, 2008-2013 yılları arasında Türkiye’nin ilk, orta ve lise öğretimine yaptığı harcamalarda %63 oranında artış görülmüştür. Ayrılan bütçe payının rasyonel ve etkin biçimde yönetilebilmesi de büyük önem arz etmektedir.
OECD’nin 2016 verilerine dayalı olarak hazırladığı ‘Eğitime Bakış’ raporunda yer verdiği verilere atıfla bir noktaya daha değinebiliriz. Bu verilere göre, Türkiye’de devlet eğitim kurumları ile özel eğitim kurumları arasında ciddi bir kalite farkı olduğu görülmektedir. Öğrenci başına düşen öğretmen sayısı ve sınıf mevcutları açısından değerlendirildiğinde bu kalitatif fark bariz biçimde ortaya çıkmaktadır.
Millî eğitim meselesini, sınav sistemlerine indirgememiz mümkün değildir. Ancak, örgün öğretim programlarına kayıtlı yaklaşık 18 milyon öğrencimizin öğrenim kademeleri arasındaki geçiş sisteminin fırsat ve imkân eşitliğini temin edici bir mekanizma üretmesi gerekmektedir. Getirilecek olan sınav sistemi adalet duygusunu zedelememelidir. Ekonomik yoksunluklar, imkânsızlıklar ve bölgesel farklılıklardan ötürü eğitim hakkının kullanımını engelleyecek ve fırsat eşitsizliğine yol açacak bir uygulamaya yol açmamalıdır. Sıralama sınavını gerekli kılacak nitelikteki okullara (Fen Liseleri gibi) giriş sınavlarında özellikle bu durum dikkatle gözetilmelidir. Çoğunlukla özel okulların farklı saiklerle ölçme-değerlendirme noktasında nesnellikten uzak kayırmacılıkları, belirlenecek olan yeni sistem açısından dikkate alınmalıdır.
Sonuç olarak, getirilecek olan ortaöğretime geçiş sistemi, hem bireysel hem de kurumsal anlamda fırsat ve imkân eşitliği ilkesini zedeleyici etik dışı tasarruflara kapıları kapatacak bir modelleme olmalıdır. Öngörülecek sistem, mesleki eğitimi teşvik etmek suretiyle akademik eğitim talebiyle üniversite kapılarında ortaya çıkan yığılmaları önleyici bir yapı üretmelidir. Devlet eğitim kurumları ile özel eğitim kurumları arasındaki kalitatif farkın ortadan kaldırılmasına dönük adımlar atılmalıdır. Özel okullara teşvikten öte, devlet okulları niceliksel ve niteliksel anlamda takviye edilmelidir.
Millî eğitim, istikbalimiz olan çocuklarımızın zihinsel yetkinliğinin yanı sıra duygusal ve davranışsal olgunluğunu temin açısından da stratejik önemi haiz millî bir meseledir.
21.09.2017