Cumhurbaşkanlığı Sistemi: Yargı bağımsızlığı


16 Nisan referandumuna konu olan anayasa değişiklik teklifi üzerine sürdürülen tartışmanın can alıcı konularından birisi yargı bağımsızlığı meselesidir. Kuvvetler ayrılığı ilkesi açısından yargı bağımsızlığı meselesinin konuşulması anlamlıdır. Zira, ‘atama, disiplin ve denetim gibi yargıçların özlük işlerinin yürütüleceği Kurulun teşkili yargı bağımsızlığı ilkesi’ açısından önemlidir. Ancak meselenin, yargı idaresi kurulunun teşkili veya üye yapısının belirlenmesine indirgenmesi, konunun özüne temas etmekten uzaktır.
İlk kez 1961 Anayasasıyla öngörülen ve 18 üyeden oluşan (6’sı Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosunca seçilen) ‘Yüksek Hâkimler Kurulu’ ile birlikte yargı üstünden yürütülen bir iktidar mücadelesi başlamıştır. Bu mücadelenin ilk hamlesi 12 Mart Muhtırası ile gelmiştir. 1971’de yapılan değişiklik ile bütün üyeleri Yargıtay Genel Kurulunca seçilen, 11 kişilik bir kurula dönüşmüştür. Bu militarist vesayetçi müdahale ile Parlamentonun yetkisi elinden alınmıştır. Yargıyı kontrol etmeye dönük bu vesayetçi refleks, siyaseti işlevsizleştirmeye dönük anti-politik bir amaç gütmüştür.
Daha sonra, darbeci vesayet ruhunu sürdüren 1982 Anayasasında bu kurul, ‘Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’ adıyla yer almıştır. Kurula başkanlık eden Adalet Bakanı ve kurulun tabi üyesi olan Adalet Bakanlığı müsteşarıyla birlikte Kurul, Yargıtay üyelerinin kendi aralarından seçmiş oldukları 5 hâkimden oluşmuştur. Kooptasyonu (kendi temsilcilerini kendilerinin belirlemesini) esas alan bu kurul yapısı üzerinden yürütülen tartışmaların odağında Adalet Bakanı ve Müsteşarının bulunması meselesi yer almıştır.
Her iki modelin de yargı bağımsızlığını değil, demokratik siyaset karşısında konumlandırılan vesayet aygıtı olarak yargı iktidarını muhafaza etme güdüsüyle hareket ettiği görülmektedir. Araçsallaşan yargı iktidarı, vesayetçi yapıyı istihkam etme amaçlı bir takım aktivist yargısal pratikler ve ‘militan yargısallık’ üretmiştir. Bu durum, yargının tarafsızlığını ve yargıya güveni zedelemiştir. Yargı idaresi kurulunun içe kapalı kooptatif yapısı, yargının kendinden menkul bir değer alanı inşa ederek jüristokrasiye yönlenmesine yol açmıştır.
2010 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile 22 kişilik Kurulun teşkilinde ‘Cumhurbaşkanı (4), Yargıtay (3), Danıştay (2), Türkiye Adalet Akademisi (1); Adli (7) ve İdari Hâkim ve Savcılar (3)’ yetkilendirilmiştir. Her ne kadar bu değişiklikle, çeşitlenen bir seçici heyet öngörülse de sistemin kooptatif yapısı baskın karakterini korumuştur. Ayrıca, adli ve idari kürsü hâkimlerinin seçim sürecine dâhil edilmesi yargı sisteminde doku bozumuna yol açacak bir takım mahzurlar doğurmuştur. Venedik Komisyonunun 2007 raporunda, bu kurullara üye seçiminde yalnızca yargı organlarının yetkilendirilmesinin kooptatif bir kast sistemine yol açacağı uyarısıyla karma sistem önerilmiştir.
Reform paketinde ‘Hâkimler ve Savcılar Kurulu’ olarak isimlendirilen 13 kişilik yargı idaresi kurulunun 4 üyesi Cumhurbaşkanı ve 7 üyesi Parlamento tarafından seçilecektir. Adalet Bakanının kurul başkanlığı ve Bakanlık Müsteşarının tabii üyeliği sürmektedir. Bu reform önerisi, yargının bir iktidar aygıtı olarak araçsallaştırılmasının önünü kesmeye ve yargı erkinin demokratik meşruiyetini tahkim etmeye dönük radikal bir hamledir. Nitekim demokratik devlet yapılarında adalet sisteminin işleyişinden sorumlu olan merci, ilgili kurullar değil, bizatihi yürütme erkidir.
‘Oligarşik kooptatif’ kurul yapısı yargı bağımsızlığının teminatı değildir. Siyasete olan güvensizlik üzerine kurulu araçsallaştırılmış bir yargısal iktidar söz konusudur. Adalet mekanizmasının işleyişinden ve adalet politikasından yürütmenin sorumlu olmasından ötürü, Adalet Bakanının Kurulun başkanı olması doğaldır. Bu aynı zamanda yargı pratiğinin demokratik meşruiyetini temin edecek bir imkândır. Nitekim birçok demokratik ülke uygulamasında Kurul üyelerinin seçiminde yürütme ve yasama erkinin birlikte yetkili olduğu görülmektedir. Örneğin Fransız Anayasasında bu Kurulun başkanı Cumhurbaşkanı, başkanvekili ise Adalet Bakanı olarak belirlenmiştir.

Son olarak, reform paketinde Anayasanın 9. maddesine ‘bağımsızlık’ ilkesinin yanı sıra ‘tarafsızlık’ ilkesinin eklenmiş olması meselenin esaslı boyutuna temas etmesi açısından önemlidir. Zira mesele daha çok, bir zihniyet sorunu olarak tezahür eden yargıçların tarafsızlığı meselesidir.
16.02.2017

Referandumun Tercih Dinamiği: Hesaplaşma-Yüzleşme-Derinleşme


16 Nisan 2017 referandumunun tercih dinamiği, hesaplaşma, yüzleşme ve derinleşme üçlemesi üzerinden tespit edilebilir. Referanduma konu olan anayasa değişiklik paketinin reformcu içeriği, zamansal açıdan geçmişe, bugüne ve geleceğe dair tespit ve öngörüler çerçevesinde bu üçleme üzerinden okunabilir. Milletimizin yüksek iradesine mazhar olduğu takdirde bu reform girişimi, sosyo-politik bir dinamiği harekete geçirme potansiyelini taşımaktadır.

Öncelikle bu reform girişimi, tarihi sosyo-politik bir hesaplaşmanın adımı olacaktır. Siyaset tarihimiz açısından bu girişim, siyasal alanı ‘özne-sizleştirme ve/ya yurttaş-sızlaştırma’ saikiyle hareket eden elitist cephe karşısında bir çıkışı/açılımı ifade etmektedir. Bu açılım, apolitik aktörlerin anti-toplumsalcı hegemonyası ile hesaplaşma niteliğindedir. Çok partili yaşama geçtiğimiz dönemden itibaren, siyasal alanı ‘emanetçi vekalet sistemi’ ile yönetme iradesini anayasal sisteme dönüştüren içkin hegemonik akla karşı bir duruşu ifade etmektedir. Bu hamle, ‘militarizmin, bürokratizmin, jüristokratizmin, anti-politik otoriterizmin ve kolektivizmin’ hükümranlığı ile tanzim ve tayin edilen siyasal alan için bir politik arınma hamlesi olacaktır. Merkeze yönelen çevreyi (demos) ötekileştiren ve yadsıyan siyasal dil ile hesaplaşma niteliğinde olacaktır. Devlet ile millet arasında kamusal iletişimi koparan veya tümden kesintiye uğratan sorunlu mekanizma ile bir hesaplaşmadır. ‘Kayıtsız ve şartsız’ millete özgülenen ‘egemenliğin ontolojik mülkiyetini’ ihlal eden ‘apolitik gaspçılığa’ ve egemenliğin kullanımını uhdesinde tutan ‘inhisarcı vesayetçiliğe’ karşı bir cevap niteliğinde olacaktır. Demokratik kurumsallaşmayı sistematik biçimde kesintiye uğratan yapı ile bir hesaplaşma olacaktır.

Bu reform hamlesi, tarihsel bir yüzleşmenin de imkanını var edecektir. Vesayet odaklarının isteksiz de olsa, siyasi-toplumsal gerçeklikle yüzleşmesine imkan yaratacaktır. 15 Temmuz’da tarihsel bir duruş ile tecessüm eden ‘millet metafiziği’ ile bir yüzleşme olarak tezahür edecektir. Apolitik bir dil varlığı ile sistem mühendisliği yapanların Milletimizin ‘toplumsal kendiliğindenliği ve hasbîliği’ ile yüzleşmesinin imkan aracı olacaktır. Bu reform, cari siyasal sistemin kriz, istikrarsızlık ve demokrasi açığı üreten mekanizması ile yüzleşme imkanı yaratacaktır. Yeni bir hükümet modellemesi (Cumhurbaşkanlığı sistemi) ile siyasal sistemimizin rasyonalizasyonu adına tarihi bir adım niteliğinde olacaktır.

Bu reform girişimi, aynı zamanda sosyo-politik bir derinleşmeyi ifade etmektedir. Bu, her şeyden önce bizi kuşatan tarihi gerçekliğin jeo-stratejik okuması üzerine varlık bulan bir derinleşme hamlesidir. Bir taraftan, tarihin giderek derinleşen ufkuna ve ağırlaşan sıkletine karşı kayıtsız kalmadığımız ve/ya kalamayacağımızın nişanesi olacaktır. Diğer taraftan, kaderimiz olan coğrafyamızın icbar edici sorumluluğuna karşı duyarsız olmadığımızın bir göstergesi olacaktır. Jeo-politik imkanımızı derinleştirmenin dinamiğini var edecektir. Jeo-stratejik hamleleri etkin biçimde kurabilme ve temsil edebilme iktidarı yaratacaktır.

Özetle;

Bu sistem reformu; egemenliğin kullanımında mülkiyet ihlaline ve/ya gaspına yol açan vesayet düzenine son verecektir.
Bu sistem reformu; kimliksiz emanetçi-vekaletçi siyasetin imkanını ortadan kaldıracaktır. Zira, vesayetçi müvekkilin varlığı sona erecektir.
Bu sistem reformu; aslî politik öznenin siyasal alanda otantik otoritesini inşa etmesini mümkün kılacaktır.
Bu sistem reformu; sistematik biçimde sosyo-politik yabancılaşmaya ve içe kapanmaya yol açan siyaset pratiğinin imkanını yok edecektir.
Bu sistem reformu; siyasetin gerçek anlamda toplumun merkezine doğru mobilizasyonunu temin edecektir.
Bu sistem reformu; politikacıları toplumsalın merkezi dili ile konuşmaya icbar edecektir. Bu dili konuş/a/mayan ya da söz ve dil varlığını bu merkezden kur/a/mayan politiğimsi kimlikleri tasfiye edecektir.
Bu sistem reformu; Millet ile Devlet arasında örülmüş olan vesayet duvarını yıkarak tarihi bir kucaklaşmayı temin edecektir.
Bu sistem reformu; ayrımsız biçimde halkın siyasal özne olma mücadelesinin başarıya ermesini ifade edecektir.
Bu sistem reformu; Millet metafiziği ile siyasal alanın yeniden-biçimlenmesinin kurucu hamlesi olacaktır.
Sonuç olarak;
Bu reform hamlesi; Aziz Milletimizin ‘ontolojik bir kimlik, sosyolojik bir varlık ve politik bir beden’ olarak varlığının idâmesi; ve kutlu tarihi yürüyüşünün nişânesi olarak tarihe geçecektir.

Cumhurbaşkanlığı Sistemi: Aktif Yurttaş-Etkin Siyaset-Katılımcı Demokrasi


Halk iradesine sunulacak olan Cumhurbaşkanlığı sistemi reformu, temsilî demokrasi pratiğimizin üretmiş olduğu krizleri minimalize etmek adına, yeni bir demokratik açılım hamlesine tekabül etmektedir. Bu model, farklı bir tarz-ı siyaset iddiasıyla erkler arası ilişkilerin tanzimiyle organik düzeyde yeni bir demokratik yapılanmaya karşılık gelmektedir. Bu, siyasal alanı tüm aktörleri ile yeni bir biçime sevk edecek bir reform sürecidir. Kamusal siyasetin yeniden yapılanması için bir milat teşkil edecek olan bu model, siyaset kültürümüzde bir dönüşümü beraberinde getirecektir.
Bu dönüşüm, özgün bir politik modus vivendi var ederek, siyaset pratiğini ve kültürünü yeni bir demokratik kurumsallaşma modeli ile arındıracaktır. Yasama ile yürütme erki (Cumhurbaşkanlığı) arasında öngörülen keskin fonksiyonel ayırım, yasama meclisi üyelerinin mesailerini bizatihi yasama işlemine hasretmelerinin önünü açacaktır. Yasama erki, yürütme erkini denetleme işlevinin yanı sıra, asli bir işlev olarak uygun kamu politikalarının tayin edilmesine öncü olacak yasama faaliyetlerini üstlenecektir.
Mevcut parlamenter sistemde yasama ile yürütme erkinin iç içeliği, sorunlu politik pratikler üretmektedir. Öyle ki, Hükûmet ile Halk arasında Milletvekilleri, kişisel beklentilerin karşılanması (iş bulma/takibi, bürokratik sorunların çözümü gibi) misyonuna zorlanmaktadır. Özellikle daha dar seçim bölgelerinin temsilciliğini üstlenen milletvekillerinin seçmenleri ile olan ilişkileri bu minvaldedir. Daha geniş ölçekli seçim bölgelerinin milletvekilleri açısından ise, vekalet sorumluluğunun buharlaşma durumu kendisini göstermektedir.
Yürütme erkinin yasama meclisi içinden çıkıyor olması, politik rekabetin sığlaşmasına ve gerilimlere yol açabilmektedir. Bu durum, milletvekili listelerine girebilme ve ardından bakan olabilme mücadelesi şeklinde tezahür etmektedir. Yasama etkinliğinin saygınlığını muhafaza edecek bir politik tutumun geliştirilmesi güçleşebilmektedir. Bu yönüyle Cumhurbaşkanlığı hükûmet modelinin getireceği sistem, iddia edildiği üzere yasama erkinin pasifize edilmesini değil, tam tersine güçlendirilmesini öngörmektedir. Bu sistemde her bir erk, kendi içinde güçlendirilmiş fonksiyonel bir otoriteye ve etkinlik alanına kavuşacaktır. Kuvvetler ayrılığı sisteminin rasyosuna uygun biçimde her biri, yapısal anlamda özerk ve güçlendirilmiş bir otorite alanı olacaktır.
Atanmış bürokrasinin hegemonik iktidarı, yasama erkini bloke eden içkin bir otorite inşa etmektedir. Bu içkin otorite ancak, siyasal iktidarın yasama ve yürütme ayağında özerk biçimde otoritesini/gücünü konsolide etmesi yoluyla dağıtılabilir. Önerilen sistemde, her iki erk için doğrudan ve bağımsız seçim yapmak suretiyle, halk ile bu iki erk arasında çift yönlü bir demokratik meşruiyet ve toplumsal sözleşme ilişkisi kurulmaktadır. Bu durum, temsilî demokrasinin üretmiş olduğu temsiliyet ve meşruiyet krizini onarmaya yönelik bir imkân var edecektir.
Bir yönetim şekli olarak demokrasi, aynı zamanda bir siyasal ahlak biçimidir. Bu siyasal ahlak; ‘sözleşme, temsil etme ve yönetme süreçlerini’ kapsamaktadır. Bu süreçlerin temel dinamiğini ise güven unsuru oluşturmaktadır. Güven siyaseti, önce tekil olarak insana ve halka; sonra halkın beğenilerine ve siyasal tercihlerine itimat etmeyi; ve bu güven duygusunu zedelemekten kaçınmayı gerektirir. Ancak çok partili yaşama geçtiğimiz günden bu yana siyasi tarihimiz, güven ilkesini zedeleyen olaylara (Güneş Motel olayı gibi) tanıklık etmiştir. Siyasi tarihimizde yaşanan bütün güven bunalımlarına ve krizlere rağmen, Türk halkının demokrasiye olan bağlılığı artmıştır.
Türk halkı, ilkini 1950 seçimlerinde gerçekleştirdiği ‘demokratik devrimin’ ikinci fazını, 15 Temmuz darbe girişimi karşısında gösterdiği aktif direnme refleksi ile sergilemiştir. Dönem, ‘aktif yurttaşlık’, ‘aktif temsiliyet’ ve ‘etkin siyaset’ dönemidir. Zira artık, siyasetçi ile halk arasındaki iletişimsel ve duygusal mesafe tümden kapanmıştır. Bu fiili duruma uygun biçimde siyaset alanı kendini tüm aktörleri ile yeniden tanzim etmek durumundadır.
Sonuç olarak, ‘bürokrasi ile iktidar bölüşümüne’ dayanan geleneksel siyaset anlayışı, halk ile siyasiler arasında doğrudan bir katılım ilişkisine dönüşmüştür. Cumhurbaşkanlığı sistemi, katılımcı demokrasinin asli öznesini oluşturan aktif yurttaşların, temsilî demokrasinin katılımcı demokratik vizyona sevkini mümkün kılacaktır.

02.02.2017

Üniversitenin Dönüşümü ve Yükseköğretimin İçe Dönük Bakış


Toplumsal, kültürel, ekonomik, teknolojik vd. gelişmelere bağlı olarak üniversite kavramı ve üniversitenin kurumsal yapısında köklü bir dönüşümün yaşandığına tanık olmaktayız. Tarihi süreçte, ilk çağlardan ve orta zamanlara uzanarak kurumsallaşan öğretim merkezli birinci nesil üniversiteler söz konusudur. Daha sonra, modern üniversite kavramını modelleyen ‘ikinci kuşak’ (Humboldt modeli) üniversiteler ortaya çıkmıştır. Öğretimin yanı sıra, araştırmayı ve kültürel dönüşümü esas alan bu üniversite modelinin temelinde Aydınlanma felsefesi yer almıştır. Bugün, ‘üçüncü nesil üniversite’ veya ‘multiversite’ kavramsallaştırmasıyla varlık bulan çağdaş üniversite modeli, öğretim, araştırma ve topluma hizmet misyonlarını ayrışık biçimde üstlenen ve kitle eğitimini hedef alan bir üniversite modelidir.

Böylece üniversite kavramı, köklü anlamsal ve/ya yapısal değişikliklerle dinamik bir dönüşüm seyrine sahip olmuştur. Yirmi birinci yüzyıl üniversitesinde bu dönüşüm, hem varlık ve bilgi tasavvuru açısından ve hem de misyon ve değer dünyası yönüyle paradigmatik bir değişim geçirmiştir. Bu değişim kaçınılmaz şekilde, üniversitelerin işlevleri açısından bir zenginleşme ve çeşitlenmeye de (teknoloji, bilgi transferi ve topluma hizmet) yol açmıştır. Bütün dinamik değişkenlere bağlı biçimde üniversite kavramının tarihsel bir dönüşüme uğradığını ve hatta yukarıdaki sınıflamanın sınırlarını da aşar biçimde tek bir üniversite kavramından söz edilemeyeceğini ifade etmemiz icap ediyor.

Sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçiş sürecinde bütün dünyada eğitim sistemleri, kaçınılmaz bir dönüşüm süreci yaşamaktadır. Bu meyanda üniversiteler daha çok piyasayla ilişkiye girmiş ve ‘bilgi’ giderek metalaşmış/ticarileşmiştir. Bilgi tasavvurundaki bu dönüşüme bağlı biçimde, Lyotard’ın ifade ettiği üzere artık ‘doğru mu?’ sorusu değil; ‘ne faydası var?’ sorusu merkezileşmiştir. Yükseköğretim, küresel ekonomik düzenin taşıyıcı bir aygıtına dönüşmüştür. Bu bilgi ekonomisi, geleneksel üniversite fikrini ve yapısını, temel misyonlarından finansman ve yönetimine, eğitim-öğretim modellerinden denetim mekanizmalarına kadar dönüşüme zorlamıştır.

Böylesi köklü dönüşümün yaşandığı bir çağda Türk yükseköğretimi son yıllarda hızlı bir büyüme ivmesi yakalamıştır. Son on yılda hem üniversite sayısı ve hem de öğrenci ve öğretim elemanı sayısı hızla artmıştır. Bugün sahip olduğu hacim itibariyle büyük ve kompleks bir yapıya kavuşan yükseköğretim sistemimiz, brüt okullaşma oranları itibariyle de üniversal bir aşamaya ulaşmıştır.

Üniversite kavramına ve yükseköğretim alanına ilişkin olarak yaşanan bütün bu değişim/dönüşümün doğru biçimde okunabilmesi büyük önem arz etmektedir. Bu doğrultuda uygun yükseköğretim politikalarının hayata geçirilebilmesi adına bizatihi yükseköğretimin bütün boyutları ve meseleleri ile kendisini araştırma konusu haline getirmesi icap etmektedir. Nitekim bu çerçevede Üniversitelerarası Kurul ile Yükseköğretim Kurulu önemli bir karara imza atarak, ‘yükseköğretim çalışmalarını’ yeni doçentlik alanı olarak belirlemiştir. Üniversite kavramına yönelik içe dönük bakışı (introspective) temin edecek olan bu icrai karar, Yükseköğretim sistemimizin tüm sorunları ile birlikte kendisine dönüşünü gerçekleştirmiştir.

Böylelikle kalite güvence sistemlerinden yükseköğretim politikalarına kadar birçok mesele, bütün boyutları ile akademik bir ilgiye mazhar olacaktır. Ne yazık ki bu zamana kadar, yükseköğretim sorunları (kalite güvence sistemi, akreditasyon, yönetim, finansman, uluslararasılaşma, inovasyon ve Ar-Ge stratejileri, üniversite-endüstri/sanayi ilişkisi vd.), akademik ilgi açısından görmezden gelinmiştir. Artık tüm alanları ve kurumsal örgütlenmeleri ile kendi sorunlarına ilgisiz olan yükseköğretim sistemimiz kendisine dönük akademik bir öz bakışı temin edecektir. Küresel rekabet ortamında üniversitelerin kendi sorunlarına dönük bir akademik perspektif üretmeleri önem arz etmektedir.

Dünyada yükseköğretim, küreselleşme, rekabet ve teknolojik gelişmenin dinamize etmiş olduğu yeni bir boyuta geçerek, genişleme ve farklılaşma eğilimi göstermektedir. Bu değişim dinamiğinin doğru biçimde anlamlandırılması, ülkemizin yalnızca ekonomik değil, sosyo-ekonomik ve kültürel kalkınması adına da hayati öneme sahiptir.
03.12.2015 tarihinde Türkiye Gazetesinde yayınlanmıştır.

Üniversite İdeası: Üniversitelerin Kültür Misyonu

Sanayileşme, metalaşma, ticarileşme ve nihayetinde küreselleşmenin tazyiki ile araçsallaşan yükseköğretim kurumlarında üniversite ideasının aşınmasına tanıklık etmekteyiz. Akademia bu aşınmaya bağlı biçimde düşünsel, kültürel ve sanatsal anlamda çoraklaşmaktadır. Uzmanlaşma saikinin kışkırtıcılığı ile giderek kısırlaşan akademia, fikri zeminde sistematik bir yüzeyselleşme riski ile yüz yüze kalmıştır. Disipline edilmiş ‘akademi aklı’ ne yazık ki, derin bir ‘tefekkür kaybı’ ile maluldür. Üniversite ideasından uzaklaşarak misyon karmaşası yaşayan yükseköğretim kurumları, ârafta kalmışlığa müptela olmuştur.
Bu şartlar altında üniversiteler, kendi özsel değerleri ile tanımlanan misyonunu idrak ve icra edecek müdîr bir akla muhtaçtır. Üniversitelerimiz, uzun yıllar elitist bir tutumdan beslenen kültürcü bir yaklaşımla sosyolojik soyutlanma süreçlerinin taşıyıcılığını üstlenmiştir. Şimdi ise yükseköğretim kurumlarımız, niceliksel büyümenin var ettiği gerekçeye sığınarak meşrulaştırılan vasatlık düşüncesine doğru savrulma tehlikesi ile yüzleşmektedir.
Üniversite, ‘eğitim-öğretim, bilimsel araştırma (bilgi üretimi) ve bilgi aktarımı’ şeklinde sıralanan üç temel misyon çerçevesinde tanımlanmaktadır. Başta eğitim-öğretim olmak üzere bütün bu süreçler, bir kültürlenme vetiresidir. Bu yönüyle üniversite, bir kültür ortamı ve atmosferidir. Bu çerçevede kültür, her türden bilgilenme alanını kuşatan bir sosyal bağlamı ifade etmektedir. Üniversite, kurumsal bir yapı olarak, kuşaklar arası kültür aktarımının da vasatını inşa eder. Eğitim-öğretimden bilim adamı yetiştirmeye kadar üniversiteler, temel misyonunu, içkin kültürel kodlar ile üretip aktarırlar. Toplumsal sorumluluğu açısından üniversitelerin, içinde var oldukları sosyolojik bünyenin ekonomik, sosyal ve siyasal gereksinimleri kadar, kültürel ihtiyaçlarına da cevap verme yükümlüğü söz konusudur.
Nitekim İspanyol düşünür J. Ortega y Gasset’e göre; “Yükseköğrenim her şeyden önce kültür öğretimidir.” “Üniversite öğretimi şu üç işlevden oluşmaktadır: Kültür aktarımı; meslek eğitimi; bilimsel araştırma ve yeni bilim adamlarının yetiştirmesi.” Ona göre, kalkınmacı dünya tasavvuru, üniversitelerin meslek sahibi yapan yüksekokullar olarak algılanması sonucunu doğurmuş ve üniversitenin kültür aktarımı işlevi geri plana itilmiştir.
Ziya Gökalp’ten Erol Güngör’e ve Cemil Meriç’e kadar, düşünce tarihimizin düşünürlerince hars, kültür, medeniyet ve irfan gibi terimler üzerinden yürütülen bütün kavramsal tartışmaları paranteze alarak; kültür kavramı ‘bir toplumun üreterek aktarmış olduğu değerleri’ ifade etmektedir.
İnsana yani düşünceye, duyguya ve sanata temas etmeyen kurumsal yapıların bir kültür inşa etmesi mümkün değildir. Üniversiteler, bilgi ve bilgelik merkezli bir kültürel iktidar alanı var edebilirse ancak, idealitesi doğrultusunda değer/ler üretebilirler. Bilimsel düşüncenin kendisini var ettiği dölyatağı olan ‘gelenek inşası’ ve ‘ekolleşme’ de ancak bu surette akademide gerçeklik kazanabilir. Aksi halde inşa etmiş olduğumuz fiziksel yapıların ruhsuz cesameti karşısında cüceleşmeye mahkûm oluruz. Üniversiteler simgesel değerini, icra edecekleri kültürel misyon ile var edebilirler ve/ya zenginleştirebilirler.
Üniversitelerin kültürel misyonu konusundaki duyarlılığa eşlik eden yönetsel tercihlerin güzel örneklerinden birisini Bülent Ecevit Üniversitesi oluşturmaktadır. Bütünlüklü biçimde üniversite ideasını kavrayan bir düşünsel perspektifin izini süren Rektör Prof. Dr. Mahmut Özer’in kültürel çabaları kayda değer niteliktedir. Kültürel değerlerimize olan duyarlılığın bir nişanesi olarak, düşünce, sanat, edebiyat ve müzik alanında temayüz etmiş olan değerlerimize yönelik iltifatkâr bir tutum sergilenmektedir. Bu amaçla, Prof. Dr. Sadettin Ökten, Alev Alatlı, Ebubekir Eroğlu, Ömer Faruk Tekbilek, Kutsi Ergüner ve Hasan Aycın gibi değer üreten isimlere Fahri Doktora Unvanının tevdi edilmesi oldukça anlamlıdır. Üniversite bünyesinde bu kültürel misyona etkin biçimde hizmet etmekte olan ‘Medeniyet Araştırmaları ve Değerler Eğitimi Merkezi’ gibi birimlerin var olması kayda değer bir önemi haizdir.
Bu meyanda Yükseköğretim Kurulunun (YÖK) ilk kez gerçekleştirmiş olduğu ‘kültür-sanat söyleşisi’ etkinliği, üniversitelerimizde kültürel iklimin var olması adına sembolik bir değer taşımaktadır.
10.12.2015 tarihinde Türkiye Gazetesinde yayınlanmıştır.



   Aforizmik Deyişler

 Filozofik Duygulanımlar

Bu çalışma, görece uzun bir tarihi geçmişte zihinde ve duyguda bir forma ya da anlam örgüsüne dönüşerek teraküm eden sorgulamaların öz-deyişsel dışavurumudur. Bu deyişlerin önce zihin ve duygu dünyasında doğumu; ve sonra dile ve metne dönüşmesi, tekil yaşamlarımızda tecessüm eden bir öyküyü deyimlemektedir. Bu yaşam öyküsünün ilham verici bütün aktörlerine selam olsun! Her bir metinsel inşa süreci, yazarı aşan bir öyküsellik ile düşünsel ve duygusal bir serencama ya da bir serüvene dönüşür. Bida-yetinden nihayetine kadar oluşum sürecinde yazara eşlik eden doğum sancıları, tekil bir yaşanmışlık değildir. Bu inşayı var eden süreç, birden çok yaşanmışlıkla örülü/bezeli ortak duygudaşlıklardan mürekkeptir. Söz konusu duygudaşlıklarda mahfi olan tinsel coşku, bu öyküyü bütün kahramanları ile kanatlandırır. Öykü bütün kahramanları ve aktörleri ile dile, duyguya ve söze gelir; yani metinsel bir varlığa dönüşür. Ortak duyuşlar ve duygudaşlıklar, coşkun bir spiritüellikle yoğrularak kalıba dökülür, tebeddün eder...