Kudüs Davası

 
merikan yönetiminin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan 1995 yılındaki kararının Başkan Trump tarafından yürürlüğe konması, bütün dünyada büyük bir infiale yol açmıştır. İç siyasal dinamikleri açısından ciddi gerilimler yaşayan Trump yönetiminin bu sansasyonel kararının kendisine dönük muhalefeti bertaraf etme amacına matuf olduğu düşünülebilir. Bu provokatif hamle, ileriye dönük biçimde İsrail’in elini siyaseten güçlendirmeyi amaçlayan bir girişimdir. Bu karar, ABD’nin bir imaj operasyonu olmanın ötesine geçemeyen ‘insan hakları’ ve ‘demokrasi’ söylemlerine rağmen bölgede istikrarsızlık ve çatışma hâlinin sürdürülmesine yarayan politikalarını tahkim edici niteliktedir. Bu karar, yalnızca Müslüman dünyanın değil, bütün insanlığın ortak değeri olan Kudüs’ü Siyonist ideolojinin işgal politikasına maruz bırakan bir yıkım kararıdır. Bu karar, güvensizlik ve istikrarsızlık üreten ABD dış politikasının yıkıcı etkisini gözler önüne sermiştir. Bu karar, Filistin meselesinde kendisine barış adına ara buluculuk misyonu yükleyen ABD’nin dış politik tutarsızlığını ortaya koymuştur.
Bölgeyi terörize eden bu yıkıcı kararın ön hazırlıklarının Başkan Trump’ın Suudi Arabistan ziyaretinde Mısır ve Birleşik Arap Emirliği ile birlikte gerçekleşen zirvede yapıldığı anlaşılıyor. Bu zirve sonrası bölgede yaşanan gelişmeler ve ilgili ülkelerin ortaklaşa atmış oldukları adımların, bu provokasyonun ön girişimleri olduğu görülüyor. Öyle ki, zirvenin hemen akabinde uygulamaya konulan Katar ambargosu; Suudi yönetiminde ‘yolsuzluk’ adı altında yürütülen siyasal operasyonlar; ‘ılımlı İslam’ etiketiyle sürdürülen sözde reform girişimleri vd. bütün bu sürecin ön adımları olarak değerlendirilebilir. Böylelikle İsrail’in güvenliğini tahkim etmek ve süregelen işgali genişleterek meşrulaştırmak adına yürütülen Orta Doğu projesinin yıkıcı adımlarından birisi daha atılmıştır. Bu amaca hizmet etmesi adına, bölgede başı çeken otokratik rejimlerin gücünü konsolide etmek adına bu ön hamlelerin gerçekleştirildiği görülüyor.
Kuşkusuz bölgedeki yangını büyütecek olan böylesi meşum bir kararı alabilme cesareti, Müslüman dünyanın içinde bulunduğu sefalet hâlinin bir göstergesidir. Ancak bir yanda halkına ve diğer İslam ülkelerine gücü yeten anti-demokratik otokratik devletler; öte yanda bölgede üretilen terör yapılarının sebep olduğu kaos bu cesaretin kaynağını teşkil ediyor. Mukaddesatımızı aşağılayan bu müessif karar, otokratik uydu rejimlerin egemen olduğu Müslüman ülkelerin perişanlığının bir nişanesi durumundadır. Vesayetçi otokratik yönetimlerinin bekası adına halklarını baskı altında tutma politikasının ortaya çıkardığı kapalı toplumsal yapıların derin bir sosyo-psikolojik yılgınlığa yol açtığı görülüyor. Bu kırılgan sosyal yapı, halkların körleşmesine, toplumsal direncin kırılmasına ve yılgınlıkla yorgun düşmesine sebep oluyor.
Bu kritik süreçte Türkiye, Kudüs ve Filistin meselesinin yalnızca bir ulusun sorunu olmadığı gerçekliğinden hareketle, etkin biçimde çok yönlü dış politik hamleler ortaya koymuştur. Bu bağlamda bölge ülkeleri ile yoğun bir diplomasi trafiği yürüten Sayın Cumhurbaşkanımız, dönem başkanı olduğu İslam İşbirliği Teşkilatı’nı olağanüstü zirveye çağırmıştır. 1969 yılında kuruluş amacı Filistin davası olan İslam İşbirliği Teşkilatı’nın sahip olduğu üye sayısı (57 ülke) ve kapsadığı coğrafi alan itibarıyla dünyanın en büyük uluslararası kuruluşlarından birisi olarak özgül ağırlığını ortaya koyması bekleniyor. Bu olağanüstü zirvede alınan kararlar, bu kaotik sürecin yönetimi açısından önem arz ediyor.
Bölge ülkelerinde farklı yoğunluklarda devam eden lokal çatışmalar, iç savaşlar, terör eylemleri, rejim değişiklikleri ve çökmüş devletler trajik bir panorama sergiliyor. Bölge ülkelerini içine alacak şekilde sıcak savaş ve ağır çatışmaların tahrik edilmesi yönlü bu yıkıcı ve tehlikeli adım, bütün bölgeyi saracak devasa bir yangına dönüşme potansiyeline sahiptir. Bu yangın, Kudüs davasının ciddiyetini idrak edemeyen bütün bölge ülkelerini içine alacak ve bekası uğruna birçok temel insani değeri yok saydıkları otokratik yönetimlerini de sonlandıracaktır.
Kuşkusuz Kudüs, İslam dünyasının izzet ve onurudur. İzzetine sahip çıkmayanın zilleti mukadderdir!
14.12.2017

‘Ambargo Davası’: Operasyonel Yargı Tiyatrosu


Türkiye’yi siyaseten kuşatmaya dönük küresel operasyonun yeni bir hamlesi olan ‘ambargo davası’ (Sarraf davası) bütün dünya kamuoyunun gözleri önünde bir yargı tiyatrosu olarak sürdürülüyor. 15 Temmuz FETÖ’cü cunta darbe girişimi ile ülkeyi teslim alma hayalinin akim kalmasının akabinde bu kuşatmanın farklı fazlarda sürdüğü görülüyor. Askerî, siyasi, iktisadi ve hukuki alanlar ile diplomasi düzeyinde yoğunluğu artarak süren kuşatma harekâtı sürgit devam ediyor. Türkiye’yi hedef alan bu komplocu operasyonun küresel aktörleri, öngördükleri senaryoyu, terör örgütlerinin (FETÖ, PKK, DEAŞ, YPG vd.) figürasyonuyla ve uluslararası medya aygıtlarının algı operasyonlarıyla hayata geçiriyor. Bir terör yapısı tarafından talimatlandırılarak harekete geçirilip icra edilen 17-25 Aralık operasyonel yargısal aktivizminde kullanılan soruşturma delillerinin (yasa dışı dinlemeler, üretilen sahte deliller vd.) bu tiyatral davanın yargısal lojistiğini oluşturduğu görülüyor. Davanın işleyişi, yargıcı, savcısı ve ilişkiler ağı açısından ortaya çıkan durum, yargılama sürecini şaibeli hâle getiriyor. FETÖ tarafından kurgulanan kumpas davalarında üretilen deliller üzerinden yürütülen bu siyasi davanın, Türkiye’nin iç siyasi dinamiğine dönük operasyonel amaçlar hedeflediği görülüyor.
Sanık olarak tutuklandıktan sonra yapılan pazarlıklar neticesinde tanık ya da itirafçı statüsüne geçirilen kişinin dava safahatındaki tanık beyanları üzerinden Türkiye aleyhine kara propaganda sürdürülüyor. Bu çerçevede, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanını itham edici beyanlar mahkeme tutanaklarına planlı biçimde kaydettiriliyor. Uluslararası mali denetime açık olan iki kamu bankasını hedef alan ithamlarla Türkiye’nin bankacılık sistemine ve makro ölçekte ülke ekonomisine dönük kasıtlı bir tahrip edici müdahale gerçekleşiyor. Bu operasyonel girişim, hem hukuki ve hem de iktisadi anlamda Türkiye’ye yönelik bir dış müdahale niteliğindedir.
Birleşik Devletlerin sadece kendi ulusal şirketleri ve iç hukuku açısından yasal bir geçerliliği söz konusu olan İran ambargosunun Türkiye açısından uluslararası hukuktan kaynaklı bir yaptırımı mevzu bahis değildir. Ülke yönetimlerine dönük bir yaptırım olarak öngörülen bu tür ambargolar ne yazık ki ilgili ülke vatandaşlarının kimi zaman temel insani ihtiyaçlarını karşılamalarını imkânsız kılan birtakım kısıtlar üretiyor. Kaldı ki Türkiye, müttefiklik hukukuna ahlaki bir duruşla riayet etmek suretiyle söz konusu Amerikan ambargosunu delmediği bizatihi hükûmet yetkilileri tarafından beyan ediliyor. Bütün bu gerçeklik, yürümekte olan tiyatral davanın farklı küresel siyasi hedeflerinin olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Egemenlik hakkı çerçevesinde isnat edilecek olan suç kapsamında ilgili şahıs/ların yargılanma yetkisi, bizatihi Türk yargı mercilerinindir.
Burada, Türkiye’nin ulusal bütünlüğünü hedef alan terör yapıları marifetiyle sınır bölgemizde fiilî bir durum var etmeye çalışan küresel planı veya senaryoyu hayata geçirme iradesi söz konusudur. Bu müstemlekeci küresel operasyon karşısında varoluşsal bir direnç sergileyen Türkiye’nin yönetici siyasal kadrosunun tasfiyesi amaçlanıyor. Bölgede terör örgütleri ile iş birliği içinde söz konusu planı hayata geçirebilme adına pervasızca yürütülen bu operasyon, 15 Temmuz’da hezimete uğrayan vesayet uşaklarının çaresiz çırpınışlarıdır. Sistematik biçimde adaletsizlik/ler üreten müesses küresel nizamın gayri insaniliğini ve gayri ahlakiliğini haykıran Türkiye, politik duruşundaki moral üstünlükle küresel bir umut olma potansiyelini sürdürüyor. Bir umut adası olarak Türkiye, bu güç ve kudretini millî birlik ve bütünlüğünden almaktadır. Bu umut, ancak tek hakikatimiz olan ‘Türkiye siyaseti’ ile kaim ve daim olabilecektir.
Bu hakikatten hareket etmek bütün fertleri ile bu vatan evlatlarının varoluşsal bir yükümlülüğüdür. Burada parti siyaseti ve politik-pragmatik kaygılar üzerinde ‘Türkiye siyaseti’ yapabilme cesareti ve erdemliliği sergileyemeyenleri tarih affetmeyecektir. ‘Türkiye siyasetine’ yürekten ses ve güç verme cesareti gösteremeyen sünepeler milletin vicdanında yargılanacaktır. Kişisel çıkarını, politik ikbalini ve maddi yararını her şeyin üstünde gören sinikleri tarihsel hafızamız mahkûm edecektir.
07.12.2017

Koruyucu aile uygulaması

 
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığınca yürütülen koruyucu aile uygulaması veya bakımı, belirli bir sebeple ‘öz ailesi tarafından bakılamayan’ ve ‘evlat edindirilemeyen çocukların’ himaye edilmesini ya da koruma altına alınmasını ifade etmektedir. Koruyucu aile bakımına muhtaç çocuğun sağlıklı gelişimi açısından öz ailesi ile bağının ve/ya ilişkisinin sürmesinin gerekliliği ilkesi uyarınca bu uygulama, geçici süreli bir hizmet olarak öngörülmektedir. Zihinsel, bedensel ya da psikolojik sebeplerden; ekonomik imkânsızlıklardan; ya da boşanma veya ölüm gibi durumlardan ötürü aile bütünlükleri sona erebilmektedir. Çocukların doğal yetişme ve gelişme ortamını ortadan kaldıran bu türden durumlarda, öz ailenin şartları iyileşinceye kadar başka bir ailenin yanında çocukların bakımlarının sağlanması geçici bir tedbir olarak öngörülmektedir.
5395 sayılı Çocuk Koruma Kanununa göre, “bedensel, zihinsel, ahlaki, sosyal ve duygusal gelişimi ile kişisel güvenliği tehlikede olan, ihmal veya istismar edilen ya da suç mağduru çocuk/lar” bu türden bir korunmaya ihtiyacı olan çocuklar olarak belirlenmiştir. Sosyal devlet ilkesinin bir gereği olarak ortaya çıkan koruyucu aile uygulaması, yalnızca ülkemizde değil, bütün dünyada muhtaç çocuklar açısından tercih edilen bir bakım ve himaye hizmeti olarak geliştirilmiştir. Bu uygulama, içinde bulunduğumuz çağın dönüştürücü sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel dinamikler ile çözülmeye uğrayan aile sosyolojisini muhafaza etmeye dönük stratejik bir hizmettir. Özellikle kentleşme olgusu üzerinden dönüşüme uğrayan bu yeni sosyolojik evrende bir bütün olarak aile değerini muhafaza etmek suretiyle çocuğun korunması amaçlanmaktadır.
Hiç kuşku yok ki, çocuklarımızın toplumda sağlıklı bireyler olarak yetişip, gelişebilmelerinin temel şartı, öz aile ortamlarının doğal yapısı ve sıcaklığının muhafaza edilmesidir. Ancak öz aileleri yanında yetişme ve gelişme imkânını bir şekilde kaybeden çocukların koruyucu aile ortamının sıcaklığına kavuşabilmeleri adına bu uygulama önem arz ediyor. Koruyucu aile uygulaması, bu imkânı kaybetmiş olan çocukların topluma yeniden kazandırılması adına önemli bir misyon icra etmektedir. Bu uygulama, çocukların bir birey olarak gelişimi ve kişiliğinin yapılandırılması açısından doğal-zorunlu bağlamı ifade eden aile ortamının ikame edilmesini ifade ediyor. Koruyucu ailelik, öz ailelerinde yetişme imkânını bir şekilde yitiren çocukların onları bu travmatik duruma iten faktörlerin duygusal açıdan yaralayıcı ve örseleyici etkilerini izale edici bir tedbir olarak kurumsallaştırılmıştır. Çocuğun bir birey olarak toplumsal bünyeden soyutlanmasını önleyici nitelikteki bu tedbir, aile ortamının sıcaklığında güvenli ve öz-güvenli biçimde çocukların bireysel gelişiminin teminatını oluşturacaktır.
Bu uygulama, çocukların yalnızca maddi ihtiyaçlarının giderilmesi açısından değil, duygusal ve sosyal ihtiyaçlarının karşılanması ve psiko-sosyal gelişimlerinin sağlıklı biçimde gerçekleşmesi için önemlidir. Koruyucu aile bakımı, çocuğun aile ya da koruyucu aile ortamı olmaksızın sosyalleşme sürecinin ortaya çıkarabileceği muhtemel riskleri/tehlikeleri de bertaraf edecektir.
Bugün bütün dünyanın gözleri önünde, doğdukları coğrafyalarda hayata tutunma imkânını tümüyle yitiren yüz binlerce aile ve çocuğun trajik dramlarına tanık oluyoruz. Özellikle civarında bulunduğumuz coğrafyayı kasıp kavuran kitlesel şiddet, savaş, ekonomik yoksunluklar ve beraberinde gelen zorunlu göç, ailelerin parçalanmasına ve çocukların kimi zaman korumasız biçimde istismar riskine açık hâle gelmesine yol açıyor. Bölgeyi esir alan yıkıcı kaostan çıkabilme adına her şeyini terk ederek göçe mecbur kalan mülteci aile çocuklarının binlercesinin Avrupa’da kaybolduğu ya da akıbetinin bilinmediği kaydediliyor. Ayrımsız biçimde dünya çocuklarının hak ve hukukunun gözetilerek himaye edilmeleri ve uygun bir aile ortamında yetişebilmeleri ile ancak insanlığın kendi geleceğini teminat altına alabileceğinde kuşku yoktur.
Sonuç olarak, geleceğimizi teminat altına alabilmek adına koruyucu aile uygulamasının yalnızca çevremizle değil, daha geniş ölçekli biçimde risk altındaki bütün dünya çocuklarını da kapsayacak biçimde genişletilmesi adına güçlü bir ulusal farkındalığın oluşturulması önem arz ediyor.
30.11.2017

Dünya Çocuk Hakları

 
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 20 Kasım 1989 yılında kabul edilen ‘Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin üzerinden tam 28 yıl geçti. Çocuğun ‘yaşama, gelişme, korunma ve katılım hakkı’ gibi haklarını güvence altına almayı; çocuğun sağlıklı ve verimli gelişimini temin etmeyi amaçlayan sözleşmenin üzerinden geçen onca yıla rağmen, ne yazık ki dünya çocuklarının hak mahrumiyetleri ve mağduriyetleri kesintisiz biçimde devam ediyor. Çocukların ‘ekonomik, sosyal, kültürel, medeni ve siyasi haklarını’ teminat altına almayı ve bu konularda devletlerin çocuklara karşı pozitif yükümlülüklerini düzenlemeyi hedef alan bu sözleşmeyi imzalayan bütün dünya devletlerine rağmen, masumiyetin bekçisi olan çocuklar, kirli küresel güç mücadelelerinin ve savaşların kurbanları olmayı sürdürüyor. Küçük bedenlerin masumiyetine ve insan onurunun masuniyetine vahşice kasteden kirli savaşların karanlık failleri, en şatafatlı biçimde çocuk hakları retoriği üretmekten de geri durmuyor.
‘Üçüncü dünyada’ bedensel, zihinsel ve duygusal olarak himayeye muhtaç ve bağımlı olan çocukların korumasız/korunaksız biçimde açlık sınırında yaşamaya zorlandığı görülüyor. Varlık amacı, kâr, çıkar ve yarar maksimizasyonu olan küresel sömürü düzeninin kirli aktörlerince her gün masumiyet katlediliyor. Masumiyet; kimi zaman batan bir teknede, kimi zaman kıyıya vuran minik bir bedende, kimi zaman bombalanan bir sığınakta, kimi zaman gözyaşları kana bulanmış minik bir çehrede, kimi zaman çaresizlikle haykıran bir ana kucağında, kimi zaman sürgün edilmiş bir yürekte yüzünü gösteriyor. Çocuklar, sınır tanımaz biçimde bütün dünyada ağır şiddet, sömürü, yoksulluk, açlık ve istismara maruz bırakılıyor. Eğitim çağındaki çocuklar çalıştırılarak (çocuk işçiler) emekleri sömürülüyor. Çocuk yaşta evliliklerle yaşamları karartılıyor.
Nitekim Dünya Çocuk Hakları Günü vesilesiyle Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) açıkladığı veriler bu trajik tabloyu ortaya koyuyor. Buna göre, dünya genelinde her 12 çocuktan birisi yoksulluk içinde yaşıyor; okula gidemiyor veya şiddet mağduru oluyor. Yine bu verilere göre, dünya genelinde çocuklar 20 yıl öncesi ile mukayese edildiğinde daha kötü şartlarda yaşamlarını sürdürüyor. Bu veriler, 37 ülkedeki 180 milyon çocuğun ebeveynlerinden çok daha zor şartlarda, aşırı yoksulluk içinde yaşadıklarını gösteriyor. Bu trajik durumun temel gerekçesi yine ilgili rapora göre, ‘dünyadaki yaygın çatışmalar ve hükûmetlerin kötü yönetimleri’ olduğu tespit ediliyor.
Ancak bu raporun görmediği ya da görmezden geldiği gerçeklik şu ki, çocuk hakları, tek başına idarelerin/hükûmetlerin değil, bir bütün olarak uluslararası kuruluşların ve dünyada gelir adaletsizliğine yol açan sömürü düzenini egemen kılan küresel güçlerin sorumluluğu altındadır. Hiçbir ayrım gözetmeksizin dünya çocuklarının en temel haklarından başlamak üzere, ‘sağlıklı yaşama, duygusal yakınlık ve güvenlik içinde olma ve yoksulluk çekmeme, sağlıklı gelişme’ gibi hakların temin edilmesi bir insanlık sorunu ve sorumluluğudur. Sağlıklı bir toplumsal bünyenin ve geleceğin güvencesini oluşturan çocukların kişilik gelişimi bu hakların temini ile mümkündür. Bu noktada öncelikle çocukların, şiddet, sömürü ve istismara karşı korunma hakkına ilişkin kamusal güvencelerin/tedbirlerin sistematik biçimde temini, gözetim ve denetimi büyük önem arz ediyor. Ancak bu negatif gerçeklikler bertaraf edebildiği ölçüde çocukların ‘özel yaşam, onur ve saygınlıklarının’ korunması mümkün olabilir.
Çatışma, şiddet, savaş, göç, yokluk, yoksulluk ve açlık gibi insanlığı tehdit eden trajedilerin en ağır mağdur kitlesini kuşkusuz çocuklar oluşturuyor. Bugün bütün dünyanın gözleri önünde bu trajik duruma mahkûm edilen çocuklarla birlikte insanlığın yaşam sığınağı yok oluyor. Kuruyan merhamet damarı, katledilen masumiyet duygusu ile birlikte insanlığın gelecek teminatı olan çocuklarımızı kaybediyoruz. Dünya, en asgari düzeyde savaşta ve sığınmacı durumlarda bile özel olarak korunma hakkı olan çocuklarına sahip çıkamıyor. İnsanlık, geleceğine sahip çıkabilmek adına bütün dünya çocuklarının haklarına eş biçimde sahip çıkma noktasında bütünsel sorumluluğunun idrakine varmak durumundadır.
23.11.2017

‘Yeni Orta Doğu’: Kaos ve Savaş Siyaseti

 
 
Son günlerde Orta Doğu’da, bölgede yeni bir küresel stratejik adımın atılmakta olduğuna işaret eden bir takım hadiseler yaşanıyor. Peşi sıra sökün eden hadiselerden ilki, Lübnan Başbakanı’nın Riyad ziyaretinde görevinden istifasını duyurması olmuştur. Yemen’den Suudi Arabistan’a fırlatılan füze haberlerinin ardından Suud hanedanlığından prens ve bakanların ‘yolsuzluk operasyonu’ kapsamında gözaltına alındığı haberleri dünya gündemine düşmüştür. Bunun akabinde düşen helikopterde bir Suudi prensin hayatını yitirdiği haberi duyulmuştur. Bütün bu olaylar dizisi ve gerçekleşen operasyonlar, kraliyet içinde tasfiyelerin ve/ya taht kavgalarının eşliğinde yürütülen bir küresel proje olduğuna işaret etmektedir.
Bu olayların başlangıç noktası, Trump’ın başkanlığı sonrasında gerçekleşen Suudi Arabistan ziyaretidir. Bu ziyaret, Amerikan dış politikasının yeniden İran’ı düşmanlaştıran güvenlik paradigmasını yaşama geçirmesinin stratejik adımı olmuştur. Bu adımın temel dayanak noktası; İsrail’in güvenliğini temin edebilmek adına bölgede İran sınırına dayanacak bir güvenlik hattı oluşturmaktır. Nitekim bu ham hayali gerçekleştirme amacı doğrultusunda Barzani’nin sözde bağımsızlık referandumuna destek olunmuştur. Bu güvenlik hattını tahkim edecek ideolojik zemin, mezhep temelinde kurgulanan Sünni-Şii ayrımıdır. Mısır’ın yanı sıra Birleşik Arap Emirlikleri gibi bu cephede yer alan ülkelerin siyasi öncülüğünün Suudi Arabistan tarafından gerçekleştirilmesi öngörülmüştür. İsrail’in güvenlik konsepti, ‘dış düşman’ ve tehdit algısı ile örtüşük bir cepheleşme ortaya çıkarılmıştır. Ancak Suudi Arabistan’ın başını çektiği bu cephenin ilk hamlesi olan Katar ambargosu başarısızlıkla sonuçlanmış ve ciddi bir imaj zedelenmesine yol açmıştır.
Bölge üzerinde küresel iktidarı muhafaza edebilmek adına oluşturulan bu güvenlik konseptinin gerekli kıldığı yeni iktidar yapılanmaları için lüzumlu görülen ‘Ilımlı İslam’ gibi kavramsallaştırmalar yeniden gündeme getiriliyor. ‘Ilımlı İslam’ ve ‘reform’ adı altında çatışma cephesini tahkim edecek yeni iktidar yapılanmalarının perdelenmesi amaçlanıyor. Bu projenin, minimal ölçekte de olsa bir dip dalga olarak toplumsal talep olduğu yönlü yorumlar yapılsa da; temelde bunun zaman zaman ısıtılarak gündeme getirilmesinin ardında küresel bir hesabın olduğu aşikârdır. Nitekim bu projeyle özdeş bir konsepte dayalı olan FETÖ projesi de söz konusu küresel iktidar tarafından üretilmiş bir güç yozlaşmasıdır. Kuşkusuz üretilmiş olan bu kavramsal modellemeler üzerinden hegemonik iktidar tahkim edilmeye çalışıyor.
Yaşanan bütün bu gelişmeler, güvenlik ekseninde kurgulanan çatışma siyasetinden ve savaş endüstrisinden beslenen küresel sistemin yeni bir hamlesidir. Çok uluslu müdahalelere açık hâle gelen bölgede yeni güvenlik stratejilerinin ve dengelerin oluşturulması adına farklı savaş cepheleri oluşturuluyor. Bölgede daha mikro ölçekte parçalanmayı, sistematik çatışmayı ve savaş stratejisini besleyecek biçimde radikal milliyetçi dalgalar sürekli biçimde köpürtülüyor. Nitekim Kürt milliyetçiliği üzerinden projelendirilerek üretilen parçalanma stratejileri derinleştiriliyor. Bölge üzerinde yıkıcı hegemonyasını sürdürmek isteyen bu küresel iktidarın en alçakça ve faşizan hamlelerinden birisine de Türkiye, 15 Temmuz’da maruz kalmıştır.
Hegemonik küresel iktidarın güç savaşlarının yürütüldüğü bu talihsiz coğrafya, ne yazık ki üretilen ve/ya yapılandırılan terör örgütlerinin fikir ve insan kaynağı merkezine, silah tüccarlarının iştah kabartan pazarına, devlet altı yapılanmaların arenasına ve çökmüş devletler mezarlığına dönüşmüştür. Bütün bu sinsi hamleler karşısında siyasal aklı ve sağduyuyu egemen kılmakta acziyet yaşayan bölge devletlerini/uluslarını da yutacak bir topyekûn savaş hâli kapıda bekliyor. En ufak bir kıvılcım, bölgede varlığını sürdüren politik kaosun tümden kontrol edilebilir veya yönetilebilir olmaktan çıkmasına yol açacaktır.
Sonuç olarak bölgeyi, enerji kaynaklarını temellük etme iradesiyle güvenlik temelinde okuyan küresel hesabı bozacak adımların atılması elzemdir. Burada, üretilen yapay öfke ve şiddet tutulmalarının teskin edilmesi; ve suni savaş stratejilerinin veya hamlelerin boşa çıkarılması noktasında bölgede iddia sahibi bir güç olarak Türkiye’nin proaktif, gerçekçi ve ahlaki dış politik perspektifini sürdürmesi gereklilik arz ediyor.
09.11.2017

Yargısal Adalet ve Muhabbet Erdemi

Keşfedici aklı; üretken zihin dünyası ve nitelikli emek kapasitesi ile bilgi ve bilimden teknolojiye oldukça yüksek bir gelişim seyri sergilemek suretiyle insanoğlu, ‘modern bir uygarlık’ birikimi var etmiştir. Çeşitlenen toplumsal ilişki biçimleri; çoğalarak farklılaşan organik sosyolojik iş bölümleri; giderek artan ekonomik ve kültürel zenginlikler vb. beraberinde modern uygarlığın kendine özgü bir sosyal düzen inşasını mümkün kılmıştır. Bu doğrultuda modern hukuk düzeni ve yargı adaleti sistematik bir yapıya ve kurumsal bir inşaya dönüşmüştür. Ancak bütün bu sistemsel-yapısal dönüşüme rağmen, toplumsal meselelerin, daha özelde hukuki nizaların ya da çekişmelerin çözümlenmesinde ‘ideal iletişimsel’ bir zemin ve çözüm yöntemleri teşkil etme noktasında modern toplumların muzdaripliği ortadadır. Bu ve buna benzer toplumsal ızdıraplarımızı teskin ve çözümleme sadedinde kadim tarihsel hafızamıza referansta bulunmak durumundayız.
Kuşkusuz bu minvalde düşüncelerine referansta bulunabileceğimiz isimlerden birisi de ünlü Osmanlı mütefekkiri, ahlak kuramcısı ve yargıcı Kınalızâde’dir. Ünlü düşünür Ahlâk-ı Âlâî adlı eserinde toplumsal meselelerin ve/ya uyuşmazlıkların çözümlenmesinin iki temel yolundan söz etmektedir. Bunlardan ilki, taraflar arasındaki nizalara adalet yasalarını veya ilkelerini tatbik etmek suretiyle gerçekleşen çözüm usulüdür. Müellifin öngörmüş olduğu ikinci yol/usul ise, muhabbet yoludur.
Bunlardan ilki, insanlığın ‘toplumsal düzenin inşası ve idamesinde yönelmiş olduğu kadim bir yöntemdir’. Burada ‘adalete yönelmiş olan’ hukukun, yargı adaleti olarak tecelli etmesi beklenmektedir. ‘Yargısal adalet’, taraflar arasındaki hukuki meselelerin çözümlenmesinde kurumsal olarak yapılandırılmış bir mekanizmadır. Bu mekanizma veya yol insan aklına hitap ederken; ikincisi, insanın duygu dünyasına hitap etmektedir. İrfânî geleneğin söylem düzeneğine uygun bir çıkarımla Kınalızâde, ikinci yolu tercih edenleri toplumda seçkin bir konuma yerleştirmiştir. Zira bir iletişim biçimi olarak muhabbetin cereyan ettiği toplumsal kesim sınırlıdır. Muhabbetin egemen olduğu toplumsal zeminde yargısal adalete ihtiyaç söz konusu değildir.
Kınalızâde, filozofların doğal bir birliğe (vahdet) benzediği için muhabbeti, adaletten daha yüksek bir erdem olarak kabul ettiklerini belirtir. Zira onlara göre adalet, yapma ve/ya yapay bir birliğe benzemektedir. Hâlbuki özünde birliği gerekli kılan muhabbet, ikiliği ortadan kaldırmaktadır. Öyle ki yargısal adalet, ikiliğin ortaya çıkmasından sonra tahakkuk eder.
Sözlükte insaf kelimesi ile tanımlanan adaletin türetmiş olduğu ikilik, ‘yarım’ manasına gelen nısf teriminden anlaşılmaktadır. Nısf, herhangi bir şeyin yarısını kişinin kendisinin alıp, diğer yarısını ise diğer ortağının almasını ifade eder. Mubabbet ile birliğe ulaşma imkânı söz konusu iken, yargısal adalette ikilik söz konusudur. İkilik doğuran yargısal hükümlerden ideal anlamda toplumsal faydanın ortaya çıkması da mümkün değildir. Tüm varlığın kıvam ve bekâsı için gerekli olan muhabbet, varoluşsal anlamda bütün değerlerin esası; ‘varoluşun özü’; ve varlık düzeninin kurucu zeminidir.
Kınalızâde, ‘Ezeli sevgi sırrı bütün eşyada sârîdir’ beyti ile muhabbeti/sevgiyi, özsel anlamda varlığın her zerresine sirayet eden bir töz olarak nitelendirir. O yüzden muhabbet ile adalet arasında, salt kavramsal düzeyde bir ilişki yoktur. Bunun ötesinde, bu ikisi arasında deruni mana boyutları ile ifade edilebilecek karşılıklı bir belirleyicilik ilişkisi söz konusudur. Adaletin ayrılmaz bir unsuru olarak değerlendirilen muhabbetin Batı dillerinde bir karşılığı bulunmamaktadır. Sevgi içinde söyleşmeyi, halleşmeyi ve hemdem olmayı ifade eden muhabbetin, J. Habermas’ın ‘ideal iletişim’ olarak kavramsallaştırdığı şeye tekabül ettiği söylenebilir.
Formel yargı adaleti sisteminin taraflar arasındaki nizâların çözümlenmesinde kimi zaman kamu vicdanını tatmin etmekten uzak pratikleri; kimi zaman yoğun iş yükü nedeniyle adaletin tecellisinin gecikmesi durumları ile karşı karşıya kalıyoruz. Bu noktada alternatif uyuşmazlık yöntemleri olarak yargı düzenimize dâhil etmeye çalıştığımız kurumları (ara buluculuk gibi) kadim kültürümüzün değer dünyası ve kavramları ile içeriklendirmenin imkân ve yollarını aramalıyız.

‘Araf Çağı’: Hegemonya sonrası dönem

1990’dan 2025/2050’ye kadar olan dönemde çok büyük ihtimalle, barış, istikrar ve meşruiyet kıtlığı çekilecektir. Bunun nedeni kısmen, dünya sisteminin hegemonik gücü olan ABD’nin zayıflamasıdır. Ancak asıl neden bir dünya sistemi olarak dünya sistemindeki krizdir.
Amerikalı ünlü sosyolog ve dünya sistemleri analisti Immanuel Wallerstein’ın bu kehaneti/öngörüsü, dünya sisteminde yaklaşık yarım yüzyıl (1945-1990) süren ABD hegemonyasının nihayete erdiğini kaydetmektedir. Ona göre, bu hegemonya ve/ya ‘umut çağı’ -çoğunlukla sahte umutlar da olsa- sona ermiştir. ‘Umut çağı’ yerini istikrarsızlığın, düzensizliğin, güvensizliğin ve tekinsizliğin egemen olduğu bir çağa ‘araf çağına’ bırakmıştır. Dünya sistemi tarihi açısından görece kısa dönemlere tekabül eden hegemonya dönemleri, sonrasında ortaya çıkan istikrarsızlıklara bağlı olarak meşruiyet yoksunluğu çekilen dönemler olmuştur.
Bu dönemler, bizatihi ‘güç tekelleşmesini’ tahkim edici unsurların kaçınılmaz biçimde kurulu sistemi çökerttiği dönemlerdir. Hegemonik iktidar ideolojisinin (kapitalizm) ve onu meşrulaştıran politikaların çözüldüğü bir dönemdir. Bu çağ, küresel emperyal sistemin çöküş sürecinin ortaya çıkardığı ağır hasarı onarma çabasında olan ‘alt-emperyalist güçlerin’ çaresizlik çağıdır. Bu hegemonyayı tahkim etmeye çabalayan ‘meşru’ güçlerin aymazlıkla iki yüzlü duruşlarını sergiledikleri çağdır.
Hegemonya sonrası dönemlerde ortaya çıkan bu siyasal düzen/sizlik ve küresel politik karmaşa, beraberinde yeni eksenlerin-merkezlerin doğumuna tanıklık eder. Çöküş süreçleri, yeni bir sistemsel düzenin doğumuna imkân verir. Tarihin çevrimsel bir döngüsellik içinde tecelli ettiği bu doğurgan zamanlar, yeni inşaların çağıdır. Tarihsel ritmin dışına taşan bu yeni çağ dinamiği kendisini, çöküşlere eşlik eden yükselişler olarak tebarüz ettirir. İktidar tekelleşmelerinin çözüldüğü bu tarihsel anlar, sistemsel yenilenmenin doğum zamanlarıdır. Can havliyle tedarik ve tahkim edilmeye çalışılan askerî kapasite artırımı vb. önlemler, geri dönüşsüz akış karşısında çaresizdir.
Bu çağ, Kant’ın ‘daimi barışı’ temin ve tesis etme adına ‘devletlerin gönüllü birlik oluşturma’ tahayyülünün bir kez daha idealitesinden koparıldığı kurumsal hayal kırıklığına dönüşüm çağıdır. Bireyi, ‘dünya vatandaşı’ olarak tasarlayan kamusal hukuk tasavvurunun yok edildiği çağdır. Çağların benzer kurucu ideallerini yıkıma uğratan bu âraf çağı, toplumsal bünyeyi ve tarihsel hafızayı ifsat eden derin hayal kırıklıklarının çağıdır. ‘Umut çağında’ yeşeren ‘kozmopolitan demokrasi’ tasarımının (Nussbaum) yokluğa mahkûm olduğu çağdır. Bu, ötekileştirici ve hatta düşmanlaştırıcı güvensiz siyasal sistemlerin ve toplumsal düzenlerin hak ve özgürlükleri haleldar ettiği bir kapanma çağıdır.
Bu toz bulutu içinde varoluş/beka mücadelesi veren Türkiye, çok boyutlu küresel kuşatma altındadır. İşgali hedefleyen bu asimetrik kuşatmanın en ağır hamlesi, kuşkusuz 15 Temmuz FETÖ darbe girişimi olmuştur. Bu yıkıcı hamleyi milletiyle bütünleşmiş bir siyasi irade ile bertaraf eden Türkiye, farklı fazlarda ve boyutlarda sürdürülen kuşatmayı kırma mücadelesini birden çok cephede sürdürüyor. Türkiye, faşizan darbe girişiminin elebaşlarını himaye eden sözde müttefik ülkelerin açık hedefi durumundadır. İçinde bulunduğumuz hegemonya sonrası dönemde, ittifaklara ve birliklere ilişkin hiçbir yerleşik pozisyonun sürdürülebilir olmadığı aşikârdır. Zira çöküş süreci, devletlerarası sistemin yerleşik düzenin unsurları açısından bir yapıbozumuna yol açmıştır. Söz konusu sistemin kurumsal aygıtları (başta BM), idealitesini yitirmekle kalmamış itibarsızlık deryasına da gark olmuştur. Hegemonyanın meşruiyet açığını kapatmak üzere tasarlanmış olan bu kurumsal aygıtlar, çöküşü önleyebilmek bir yana hızlandıracaktır. Yıkıcı sistemsel kaosun ortaya çıkardığı savruk politikalar terör örgütleri ile kirli ittifaklar ve/ya taşeronlaştırıcı iş birlikleri doğurmuştur.
İçinde bulunduğumuz zaman dilimi, küreye egemen olan hegemonik düzenin sistemsel yıkımına yol açan ağır meşruiyet açığını giderecek yeni bir inşaya gebedir. ‘Eski dünya’, ‘üçüncü dünya’, ‘öteki dünya’ vd., bu yeni doğum sancılarının iniltisine kulak kesilmiş durumdadır.
Bütün bu dünyaların/coğrafyaların yürek atımı olan Türkiye, yeni umut çağının meşalesidir!
19.10.2017