Sistem Reformu: Bürokratik rasyonalite ve kamu bürokrasisi

Sert kuvvetler ayrılığı ilkesi temelinde Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi, fonksiyonel anlamda yasama ve yürütme erklerinin her birinin güçlendirilmiş etkinliğini ve otonomisini öngörmektedir. Öngörülen bu sistemsel reform, devletin merkezî yönetime bağlı kamu bürokrasisinin misyon ve işlevselliği üzerinden yeniden yapılanmasını beraberinde getirecektir. Referanduma konu olan hükûmet sistemi modeli ile yeniden şekillenecek olan kamu yönetimi, hem zihniyet hem de yönetsel pratik açısından kaçınılmaz biçimde dönüşüme uğrayacaktır.
Cari olan kamu yönetimi örgütlenmemiz ve geleneğimizde hükûmet etme mevkiinde bulunan ve/ya yürütme sorumluluğuna sahip olan seçilmişler (siyasi aktörler) ile kamu bürokratları arasında gerilimli bir yönetim-sellik ilişkisinden söz edebiliriz. Rasyonalitesini yitiren bürokrasi ve bir statü egemenliğine (atanmışlar iktidarı) dönüşen bürokratik yapılanmalar, bir takım fren mekanizmaları ile seçilmişlerin icrai etkinlik ve motivasyonlarını baskılamaktadır. Bu baskılayıcı mekanizmalar, kimi zaman bürokratik yapılanmaya egemen olan davranış kalıpları üzerinden üretilmektedir.
Seçilmişler üzerinde kendisine hegemonik bir üstünlük vehmeden vesayetçi bürokrasi kültürü, ‘patrimonyal bürokratik’ anlayışın bir yansımasıdır. Bu vesayetçi kültür, sistematik biçimde üretilerek tevarüs edilen davranış kalıplarıyla içe kapalı bir yapıya dönüşmektedir. Bu içe kapalı yapı, kendi kendisini tezkiye eden ve hesap verebilirlikten uzak bir örgütsel yapılanma öngörmekte; ve kamu hizmetlerinin görülmesinde hantallık ve yetersizliklere yol açmaktadır.
Öte yandan seçilmişler (siyasi aktörler) ise, öncelikle sınırlandırılmış bir zaman ve belirlenmiş bir dönemle kayıtlı biçimde sorumluluklarını icra etmek durumundadırlar. Öngörülen sistemde Cumhurbaşkanının hükûmet etme yetkisi belirli bir süre (5 yıl) ve dönem (2 dönem) ile sınırlıdır. Bu sınırlı süre zarfında ve zaman baskısı altında hükûmetin başı olan Cumhurbaşkanı bütün yönetsel kabiliyetini ve kapasitesini ortaya koymak durumundadır. Bunun yanı sıra, icrai sorumluluğu olan seçilmiş siyasi aktörün yönetsel becerisini, yoğun politik rekabet koşulları altında ortaya koyması beklenmektedir.
Öte yandan vesayetçi bürokratik sınıf (atanmışlar) ise, kamu görevlisi olarak statüsel konumunu muhafaza etme saikiyle hareket etmektedir. Bu sistemde bürokratın temel motivasyonu, sahip olduğu statüsel durumu bütün imtiyazları ile birlikte muhafaza edebilmektir. Statü muhafızlığı saikiyle hareket eden bu kapalı bürokratik yapı, kimi zaman liyakatsizlikleri ve yetersizlikleri perdeleme işlevi görmekte; kimi zaman vizyonsuzlukla malul olan gölge bürokratlıkların kifayetsizliklerini örtmektedir. Söz konusu yetersizlik, seçilmişler tarafından belirlenmiş olan kamu politikalarının icrası ve kamu hizmetlerinin yürütülmesinde siyasal alanın dinamizmini soğurmaktadır.
Cumhurbaşkanlığı sisteminde yürütmenin süre kayıtlı demokratik meşruiyetinin temel motivasyonu ise daha etkin, yaygın, hızlı ve nitelikli bir yönetim pratiği ve kapasitesi üretmektir. Doğal olarak bu anlayış, kendi amacına hizmet edecek uygun bir kamu bürokrasisi yapılanmasını gerekli kılacaktır. O yüzden bu doğrultuda, uygun personel rejimi ve bürokratik insan kaynağı anlayışının hayata geçirilmesi zorunluluk arz edecektir.
Meşruiyet ve siyasal sorumluluk temelinde etkinliği ve otonomisi temin edilmiş olan Cumhurbaşkanlığı sisteminde yürütme erkinin icrai kapasitesine uygun biçimde, kamu bürokrasisinin liyakat ve vizyonerlik temelinde yapılanması kaçınılmazdır. Zira, mevcut sistemimizdeki çok başlılıktan ötürü bulanıklaşan yürütme sorumluluğu, sistemsel reformla birlikte tanımlı, şeffaf ve belirli hâle gelecektir. Buna bağlı olarak kamu bürokrasisinin seçilmişler üzerinde vesayet edici bir iktidar kurmasının imkânı ortadan kalkacaktır.

Sonuç olarak, öngörülen sistem reformu, kamu yönetiminde seçilmişler üzerinde kendisine güç vehmeden patrimonyal bürokratik yapılanmadan liyakat esaslı ve hesap verebilirliği yüksek rasyonel bürokratik yapıya dönüşü mümkün kılacaktır. Bu reform, bürokrasinin içe kapalı yapısının ortaya çıkardığı insan kaynağı sorunlarını minimalize edecektir. Kamu yöneticilerinin, kamusal vizyon, yetkinlik ve performans temelinde bürokraside varlık göstermelerini mümkün kılacaktır.
23.03.2017

Millî Demokratik Yurtseverlik


Yükü ağır bir coğrafi yazgıya hükümlü; derin bir tarihsel misyona yükümlü olan Aziz Milletimiz, siyasi tarihinin her bir kırılma evresini yeni bir varoluş hamlesine dönüştürebilme cesaretini ve kudretini gösterebilmiştir. Sömürü, kuşatma ve işgal girişimlerine karşı toplumsal ve siyasal benliğini bütün hücrelerine kadar harekete geçirerek varoluşsal bir mukavemet azmi ve mücadele cesareti sergileyebilmiştir. Kurtuluş mücadelesi ve kuruluş hamlesi ile Anadolu coğrafyasında inşa ettiğimiz Cumhuriyetimiz, bu çilekeş mukavemetin tarihsel bir anıtı olarak kaydedilmiştir. Bu kadim coğrafya, köklü tarihsel derinliği ve engin kültürel birikimi ile kıtasal/fiziksel sınırlarını aşan bir ufka ve boyuta sahip bir medeniyet coğrafyasıdır. Bu medeniyet coğrafyası, yirminci yüzyılın başında hegemonik emperyal güçlerin topyekun işgal hamlesine maruz kalmıştır. Sömürgeci işgal girişiminin kirli emeli, bu coğrafyayı ‘merkezsizleştirme’ ve ‘yurtsuzlaştırma’ olmuştur. Bu sömürü emelleri karşısında Milletimiz, siyasal bir tecdit ruhu ile yeniden bedenlenerek varlık mücadelesini ortaya koymuştur.
Aziz Milletimiz, bu mukavemetini küresel işgal girişiminin taşeronlarına karşı 15 Temmuz’da bir kez daha göstermiştir. Milletimiz, bu gönül coğrafyasının sömürgeleştirilmesi üzerine yürütülen kirli hesapları boşa çıkarmıştır. Demokratik siyasal sistemi akim bırakacak bütün iç ve dış müdahalelere karşı aktif direnişini ortaya koymuştur. O geceyi aydınlatan bu kutlu direniş, ‘milli demokratik yurtseverliğin’ insiyaki refleksi olarak tecelli etmiştir. Tarihe, ‘destansı bir kahramanlık’ olarak kaydedilecek olan bu direnişin var ettiği yeni siyasal durumun, ontolojik derinliği ve anlam dünyası üzerinden kavramsallaştırılması gerekmektedir. Bu manada söz konusu siyasal durum, ‘Milli Demokratik Yurtseverlik’ kavramsallaştırması ile tanımlanabilir. Bu kavramsal çerçeve bize, Millet unsurumuzu onto-politik, sosyolojik, hukuk-politik ve kültürel bağlamında kapsayıcı biçimde tanımlama imkanını sunabilir.
Kuramsal ve kurumsal açıdan tarihi siyasal hafızamız, kimi zaman kırılmalar, kimi zaman çağ gerçekliği muvacehesinde yeniden yapılanma dinamikleri üzerinden yenilenen bir Millet hafızasıdır. Bu hafıza, yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde yüzleştiği politik buhranı, siyasal aklını ve kurumsal yapılanmasını tecdit ederek aşmış; ve tarihi yürüyüşünü sürdürmüştür. Yirminci yüzyılın ortasında yapısal bir yenilenmeyle Milletimiz, çok partili demokratik siyasal sistemi benimsemiştir. Bu, modern demokratik sistemin enstrümanları üzerinden kendisine politik özne olarak siyasal alan ve imkan bulan bir toplumun siyaset dinamiğini ifade etmektedir. Milletimiz, demokratik sistemi yalnızca bir yönetim mekaniği ve modeli olarak değil, sosyolojik bir kabullenişle içselleştirmiştir. Bu, milletin devlet ile olan ilişkisinde siyasal temsil açısından bir idealite olarak benimsenmiştir. Demokratik siyasal sistemi inkıtaya uğratacak müdahalelere karşı sergilenen toplumsal aktivizmin temelinde sosyolojik kabullenişin yer aldığı ifade edilmelidir.
Milli olmak (Millilik) ise, ‘kimlik siyaseti’ değil, ‘değer siyaseti’ üretmektir. Milli olmak, ‘parti siyaseti’ değil, ‘ülke ve millet siyaseti’ gütmektir. Ülke siyaseti, Yenikapı ruhuna sadakatle Milliyetçi Hareket Partisi’nin ortaya koyduğu politik tutumun adıdır. Milli olmak, güncel politik pragmanın prangasına boyun eğmemektir. Milli olmak, ‘ikbal siyaseti’ değil, ‘istikbal ve istiklal siyaseti’ gütmektir. Milli olmak, paryacılığı kendilerine siret edinenlere yüreklice karşı durmaktır. Milli olmak, bürokratik ve politik kalpazanlar ile sahte otoritelerin vesayetine teslim olmamaktır. Milli olmak, Ülkenin beşeri sermayesini küresel mahfiller için devşirme emeli güden bedbahtlara karşı meydan okumaktır. Milli olmak, kolektivist kadroculuğun her türüne karşı asil bir duruş sergileyerek vatan evlatlarını kucaklamaktır. Milli olmak, kalkınmanın kolektivist kayırmacılığa inkıyatla değil, liyakatle mümkün olabileceğine inanmaktır.
Yurtseverlik ise, vatan sevgisinin bir inanç ve/ya değer konusu olarak Millet hafızasında kodlanmasıdır. Yurtseverlik, yazgılı olduğumuz coğrafyayı bütün tarihi yükü ve mirası ile yürekten yurt tutmaktır. Yurtseverlik, Milletin kök değerlerine aidiyettir. Yurtseverlik, tasa ve kıvançta bütünleşmektir. Yurtseverlik, Millet vicdanında yurt kurmayı erek bilmektir. Yurtseverlik, Milletin değerlerine sadakat göstermektir.

Sayın Cumhurbaşkanımızın ‘Milli Demokratlık’ kavramsallaştırması da 15 Temmuz’un var ettiği sosyo-politik ruhun 16 Nisan’a uzanan sosyolojik ve siyasal hattını ifade etmektedir.
20.03.2017

Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi


Anayasa Değişiklik Kanununun 8. maddesi, mevcut anayasamızda ‘sorumsuz olan’ cumhurbaşkanının ‘görev ve yetkilerini’ düzenleyen 104. maddesine ilişkin bir değişiklik öngörmektedir. Bu değişiklik, tek başlı yürütme erkinin icrâî görev ve yetkilerini ‘Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemine’ uygun biçimde yeniden düzenlemektedir. Atipik parlamenter sistemimizde ‘vesayet muhafızlığı’ payesi verilen cumhurbaşkanlığı makamının yetki alanı, yetki-sorumluluk dengesi doğrultusunda başkanlık sistemine uygun şekilde yeniden tanzim edilmektedir. Bu çerçevede, cumhurbaşkanının yürütme yetkisine ilişkin konularda ‘Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’ çıkarabileceği öngörülmüştür.
Kararname yetkisi, başkanlık sistemine özgü yönetimsel bir enstrüman olarak ortaya çıkmıştır. İlgili sisteme özgü bu doğal yetki, doğrudan demokratik meşruiyete sahip olan tek kişilik yürütmenin kendi erksel alanına ilişkin öngörülmüş bir yetki olup, ‘yönetimin etkinliğini ve hesap verebilirliğini’ temin edici bir aygıt olarak tasarlanmıştır. Bu yetki üzerinden yürütme, kamusal politikalarını belirleme ve bu doğrultuda performatif kapasitesini ortaya koyma imkânına kavuşur. Denge-denetleme mekanizması açısından bu yetkinin sistemsel sınırları zorlayıp zorlamadığı; veya sistemin öngördüğü sert kuvvetler ayrılığı ilkesini aşındırıp aşındırmadığı meselesi gündeme gelmektedir.
Yetki unsuru açısından Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi, yürütme görev ve yetkisi uhdesinde olan tek kişilik hükûmetin başı olarak cumhurbaşkanına özgülenmiştir. Konu unsuru açısından ise bu yetki, çift-yönlü bir sınırlandırmaya tabi tutulmuştur. Bunlardan ilki, yasama ile yürütme arasındaki ilişkilerin dengeleyici-denetleyici bir çerçevede tanzimi açısından sınırlayıcı anayasal hükümler öngörmüştür. Bu doğrultuda ilgili düzenleme, bu yetkinin sınırlarını şöyle belirlemiştir. a. ‘Anayasada yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile siyasi haklar ve ödevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemez’; b. Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz’; c. Kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz; d. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler bulunması hâlinde, kanun hükümleri uygulanır’; e. ‘TBMM’nin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hâle gelir.’
Konu unsuru açısından ikinci sınırlayıcı çerçeve, yürütmeye dair anayasadan kaynaklanan 6 asli yetki belirlenmek suretiyle gerçekleşmiştir. Bunlar; ‘Cumhurbaşkanı yardımcıları, Bakanlar ve üst kademe Kamu yöneticilerini atama ve görevden alma (m. 104); Bakanlık teşkilatlarının kurulması ve mevcut bakanlıkların teşkilat yapısında değişiklik yapabilme (m. 106); MGK sekreterliği teşkilat ve görevleri (m. 118); Yürütme alanında kamu tüzel kişiliği kurma (m. 123); Genelkurmay Başkanını atama (m. 117); Devlet Denetleme Kurulu (m. 108) ile ilgili kararname yetkileridir.
Denetim unsuru açısından değerlendirildiğinde bu yetki, yargısal denetime açıktır. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, anayasal yargı denetimine (‘soyut norm denetimi’) tabi kılınmıştır (m. 148). Ayrıca, ‘somut norm denetimi’ yoluyla da yargısal denetim imkânı söz konusudur. Bunun yanı sıra, Cumhurbaşkanı kararnameleri idari yargı denetimine de tabidir.
Mevcut anayasamızda olağanüstü hâl rejiminin bir unsuru olan sıkıyönetimin (m. 122) kaldırılmasını öngören yeni sistem, ‘Olağanüstü Hâl Kanun Hükmünde Kararnamelerine’ ilişkin hukuki rejimi değiştirmektedir. Buna göre, 6 ay sınırı ile OHAL ilan edebilecek olan Cumhurbaşkanının MGK’dan görüş alma zorunluluğu kaldırılmıştır. OHAL Kararının aynı gün Resmî Gazete’de yayımlanması ve TBMM onayına sunulması koşulu getirilmiştir. OHAL süresince Cumhurbaşkanına Kararname çıkarma yetkisi, ‘3 ay içinde Meclis kararına bağlanmadığı takdirde kendiliğinden yürürlükten kalkacağı hükmüyle’ etkin yasama denetimine tabi kılınmıştır.

Mevcut sistem ile öngörülen sistemin mukayesesini yapan argümantasyonlar sıklıkla yöntemsel sorunlar taşımaktadır. Önerilen sistem, bizatihi özgül amaçları ve bunlara uygun denge unsurlarına sahip olup olmadığına göre değerlendirilmelidir. Bu durumu göz ardı eden önermeler, ‘alakasız amaç safsatası’ adı verilen bir tür sofistik çürütme ile maluldür. Her sistemin kendi amaçları ve bu amaçları gerçekleştirmeye yönelik araçları üzerinden değerlendirilmesi gerekmektedir. Sonuç olarak, önerilen sistem ile tesis edilmesi öngörülen iktidar gücü dağılımının ve denge unsurlarının Cumhurbaşkanlığı sisteminin ruhuna ve amacına uyarlı olduğu söylenmelidir.
16.03.2017

‘Tarafsızlık’ Mistifikasyonu: Partili Cumhurbaşkanlığı

Anayasamızın 101/4. maddesi ‘Cumhurbaşkanının tarafsızlığını’ temine yönelik olarak şu düzenlemeyi getirmiştir: ‘Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir...’ Referanduma konu olan ‘Anayasa Değişikliği Kanunu’ ise Cumhurbaşkanının partisi ile ilişiğinin kesilmesi yükümlülüğünün kaldırılmasını öngörmektedir. Bunun üzerinden cumhurbaşkanının ‘tarafsızlığı’ ve ‘partili olması’ tartışması yürütülmektedir.
Zihinsel kodları açısından değerlendirildiğinde bu tartışma, siyaseti ve siyasi partileri epistemik bir güvensizlik üzerinden tanımlamaktadır. Yüceltilen bürokratik iktidar karşısında güvensizliğe mahkûm edilen siyasal iktidar, halk iradesini temsiliyet noktasında sistematik biçimde zaafa uğratılmaktadır. Bu güvensiz politik episteme, 1961 ve 1982 Anayasaları ile kurulan vesayet düzeni adına toplumu depolitizasyona tabi tutmayı amaçlamıştır. Vesayet düzeni, siyasal iktidarın sürekli biçimde erimesine yol açan ‘merkezkaç güç’ olarak tahkim edilmiştir. ‘Tarafsızlık’ mistifikasyonu ile örtbas edilmeye çalışılan ‘paternalist vesayetçi tutum’, demokratik siyasetin kurumsallaşmasını akim bırakmıştır.
‘Demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları’ (m. 68) olarak nitelendirilen siyasal partiler, ‘demokratik devlet ve toplum düzeni içinde millî iradenin oluşmasını’ amaç edinirler. Bu amaca hizmetle siyasi partiler, demokratik hükûmet yapılanmasının esasını oluştururlar. Tarihî kökeni açısından varlık gerekçesi, ‘yurttaşın siyasi faaliyette bulunma hakkına’ müstenit olan siyasi partiler, modern demokrasileri nitelemektedirler. Demokratik düzende siyasi partiler, siyasal hakların kullanımı bakımından bir imkân/zemin var etmektedir. Bütün demokratik hükûmet sistemleri açısından siyasi iktidarlar, siyasal parti/ler tarafından kurulan hükûmetlerce oluşturulmaktadır.
Mevcut atipik vesayetçi parlamenter hükûmet sistemimizde cumhurbaşkanı, ‘partiler üstü’ ve ‘tarafsız’ bir figür olarak konumlandırılmasına rağmen paradoksal biçimde aşırı icrâî yetkilerle donatılmıştır. Cumhurbaşkanlığı makamı, siyasal alanı paternalistik biçimde tanzim edici ve gerektiğinde siyasi aktörleri hizaya getirici bir vesayet odağı olarak tasarlanmıştır. 1961 ve 1982 Anayasalarının sistemsel motivasyonu, bu makamı vesayetçi demokrasiyi sürdürecek aktörlere tevdi etmek olmuştur. O yüzden cumhurbaşkanlığı seçimleri, serbest demokratik rekabet süreciyle değil; bu ‘dispolitik sistemin’ içkin hedeflerine hizmet etmesi beklenmeyenlerin tasfiyesi biçiminde uygulanmıştır. Seçimler, kimi zaman şantaj ve tehdit gibi hukuk dışı müdahaleler, yapay politik gerilimler ve krizlerle şaibeli hâle getirilmiştir.
Yine bir krize dönüştürülen cumhurbaşkanı seçimi üzerinden gerçekleşen 2007 Anayasa değişikliğiyle cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinin kabulü; ve buna bağlı biçimde adayların seçim kampanyası yürütmesi imkânı, maddi anlamda ‘tarafsızlık’ ilkesini anlamsızlaştırmıştır. Bu durum, 1982 Anayasasının klasik parlamentarizmin sınırlarını aşan cumhurbaşkanlığı makamının hukuki rejimini daha da atipikleştirmiştir. Kendisine iki defa seçilme hakkı tanınan cumhurbaşkanının sahip olduğu icrâî yetkileri üzerinden siyasi sorumluluğunun öngörülmesi siyasal tarafsızlık olasılığını izale etmiştir. Bu durumda mevcut sistemde cumhurbaşkanı için ancak, devletin başı olarak ‘Türkiye Cumhuriyetini’ ve ‘Milletin Birliğini’ temsili açısından tarafsızlık ilkesi söz konusudur.
Cumhurbaşkanlığı sistemi ise, öngörmüş olduğu doğrudan demokratik meşruiyet imkânı üzerinden ‘hükûmet kurucu’ halk iradesinin aracısız biçimde tezahürüne olanak sağlamaktadır. Bu öngörü, mensubu olduğu siyasi parti ile ilişiğini kesmek suretiyle sözde ‘tarafsız’ olup, yetkili ve fakat sorumsuz olan cumhurbaşkanının yerine; hukuken ve siyaseten sorumlu bir cumhurbaşkanlığı öngörmektedir.
Öngörülen sistemde, yürütmenin başı olan cumhurbaşkanının tarafsızlığı temsil ve icrâî sorumluluğu açısından net bir biçimde belirlenmiştir. ‘Devletin temsili’ ve ‘hükûmet etme sorumluluğu’ açısından cumhurbaşkanının tarafsızlığı, şeklî anlamda parti ile ilişiğinin kesilmesi yoluyla değil; hukuki ve siyasi sorumluluk üzerinden etkin bir güvence mekanizmasıyla tayin edilmiştir. Önerilen model, halkoyu ile seçilen cumhurbaşkanının mensubu olduğu siyasi partisiyle ilişiğini kesmesini öngören fiilen imkânsız ve atipik olan durumu esas almamıştır. Zira siyasi parti mensubiyeti olan birisinin siyasal yaklaşımları açısından tarafsızlığını iddia etmek ne olası ve ne de olağandır.

Sonuç olarak, cumhurbaşkanının tarafsızlığı miti, mükemmelliğe yönelik bir beklentinin ifade edilmesinden ziyade kusurlu bir gerçekliğin perdelenmesine hizmet etmektedir. Öngörülen düzenleme, Cumhuriyet tarihimizin bütünü içerisinde asla gerçekleşmemiş olan zorlama bir ideali değil, siyasi pratiklerimizin tarihsel gerçekliğini göz önünde bulunduran isabetli bir düzenlemedir.
09.03.2017

Temsilde Adalet ve Yönetimde İstikrar

Halk oylamasına sunulacak olan ‘Anayasa Değişikliği Kanunu’, yalnızca hükûmet sistemi reformu değil; bunun yanı sıra ‘siyasal temsil (milletvekili sayısı) ve seçilme hakkı (yaş)’ gibi siyasal haklara ilişkin de düzenlemeler içermektedir. Bu çerçevede ilgili kanunun ikinci maddesi Türkiye Büyük Millet Meclisine seçilecek üye sayısını 550’den 600’e çıkarmayı öngörmektedir.
Demokratik temsil hakkı açısından önem arz eden ‘Milletvekili sayısını’ düzenleyen 1982 Anayasasının 75. maddesi ilk hâlinde temsilci/parlamenter sayısını 400 olarak belirlemiştir. O dönemde ülkemizde seçmen sayısı 20 milyon civarındadır. 1987 yılında ilk kez değişikliğe uğrayan bu maddede milletvekili sayısı 450’ye çıkarılmıştır. Bu dönemde ise kayıtlı seçmen sayısı 26,4 milyondur. Daha sonra 1995 yılında ikinci kez yapılan değişiklikle TBMM ‘550 milletvekilinden oluşur’ şeklinde düzenlenmiştir. İlgili dönemde seçmen sayısı 34,1 milyondur. Bugüne geldiğimizde ise temsilî vekalet sorumluluğunu üstlenecek olan 550 milletvekiline ve/ya temsilciye karşılık, 56,9 milyon seçmen bulunmaktadır.
Ontolojik ve siyasal anlamda ‘egemenlik hakkı kayıtsız ve koşulsuz’ biçimde bizatihi milletin uhdesinde olan bir haktır. Modern temsilî demokrasi, bu hakkın kullanılması noktasında, temsilcilere yetki devrini öngörmektedir. En üstün iradeyi oluşturan egemenlik hakkının kullanılması amacıyla millet tarafından temsilcilere delege edilen bu yetkinin kolektif bir temsil ilişkisi olduğunu ifade etmeliyiz. Buna uygun biçimde temsilî vekalet anlayışını benimsemiş olan anayasamız 80. maddesinde ‘Milletin temsili’ başlığıyla bu bütüncüllüğü ifade etmiştir. Bu düzenlemeye göre, TBMM üyeleri ‘seçildikleri bölgeyi veya kendilerini seçenleri değil, bütün milleti temsil ederler.
‘Siyasi Haklar ve Ödevlere’ ilişkin düzenlemeler kapsamında anayasamızın 67. maddesi ‘Seçim kanunlarının temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkelerini bağdaştıracak biçimde düzenleneceğini’ hüküm altına almıştır. Bu doğrultuda ‘temsilde adalet’ ile ‘yönetimde istikrar’ ilkelerini bağdaştırıcı bir yasal düzenleme yapmak adına 1983’te Seçim Kanununda %10’luk ülke geneli seçim barajı getirilmiştir. Yönetimde istikrarı temin edebilmek adına, maddi anlamda temsilde adalet ilkesi bir ölçüde feda edilmiştir. Bu durum, temsil olunan millet iradesinin maddi ve de şeklî anlamda adil biçimde meclise yansımasına ve ‘bütün milletin temsili ilkesine’ aykırılık teşkil etmiştir.
Milletin bütünlüğünü temsil sadedinde milletvekilinin yalnızca seçildiği seçim çevresinde bulunan seçmenleri değil, onto-politik bir varlık olarak milletin tümünü temsil etmesi öngörülmektedir. Ancak temsil adaletinin şekli unsuru açısından, aslî ve devredilemez iradenin temsilcilerinin sayısı da önem arz etmektedir. Temsilci sayısının, ülkenin artan nüfusu ve demografik yapısını da gözeterek revize edilmesi bir zorunluluktur. Her ne kadar ‘temsilde bütünlük ilkesi’ esas olsa da, bazı seçim çevrelerinin temsili açısından eksik temsil durumu söz konusudur. Seçim çevrelerinin (özellikle kentler) genişliğine göre seçmen sayısı ve seçilen temsilcinin alması gereken oy sayısı açısından dramatik farklılıklar söz konusu olabilmektedir.
Ülkelerin nüfusu ile milletvekili sayıları açısından bir mukayese yapıldığında ciddi bir temsil açığı söz konusudur. Türkiye’de yaklaşık 80 milyonluk nüfus, 550 milletvekili ile temsil edilmektedir. 80 milyon nüfusu olan Almanya’da ise temsilci/parlamenter sayısı 699’dur. 2017 yılı verilerine göre 66 milyon 991 bin nüfusu bulunan Fransa’nın ise, 2016 yılı verilerine göre 44 milyon 834 bin olan seçmen sayısını 925 temsilci temsil etmektedir. Ülkemizde takriben 136 bin kişiye 1 temsilci; 103,5 bin seçmene ise 1 temsilci düşmektedir. Avrupa’da ortalama 50 bin kişiyi, 1 temsilci veya parlamenter temsil etmektedir.

Sonuç olarak, temsilî vekalet ilişkisi bağlamında önerilen bu değişikliği ülkemizin eksik temsil sorununa getirilmiş bir çözüm önerisi olarak değerlendirmek mümkündür. Milletvekili sayısında öngörülen bu artış temsilde adaletin sağlanması yönünde atılmış önemli bir adım olmasının yanı sıra, genel olarak meclisin ve şahsen milletvekillerinin daha verimli çalışabilmesi imkânlarını da artıracaktır. Ayrıca, önerilen sistemde Yürütmenin (Cumhurbaşkanı) doğrudan meşruiyet temelinde halk oyu ile belirlenecek olması, temsiliyet noktasında ölçülülük ilkesine aykırılık teşkil eden bir kısıt olmaksızın yönetimde istikrar ilkesinin de teminatını oluşturacaktır.
02.03.2017

Cumhurbaşkanlığı Sistemi: Regülatör Devlet


Doksan üç yıllık Cumhuriyet tarihimizde 65. Türkiye Hükûmetini kurmuş bir Parlamenter sistem içinde yeni bir yüzyılın ilk çeyreğindeyiz. Hükûmet ve beraberinde siyasal istikrarsızlıklara neden olan parlamenter sisteme özgü politik pratiklerimiz, yaklaşık yarım yüzyıldır hükûmet sistemi meselesini gündemimize taşımaktadır.
Türkiye, kendi siyasi ve sosyolojik gerçekliği üzerinden hükûmet sistemini reforme etmeyi amaçlayan tarihî bir girişimin eşiğindedir. Mevcut sistemde parti/ler demokrasisi üzerinden üretilen siyasal pratiğimizin bir misyon ve vizyon daralması ile malul olduğunu görmekteyiz. Cari sistemde yeni bir siyaset vizyonu üretme kapasitesinin oldukça sınırlı olduğunu gözlemliyoruz. Siyasetin meslekleşmesi ile kendilerine varlık zemini bulan siyaset kurumu ve politik aktörler, siyasal alanı dinamize etmekten uzaktır. Söz konusu sorunlu durum, iç siyasal düzenimizin yeniden yapılanmasını kaçınılmaz biçimde zorunlu kılmaktadır.
Dünyada egemen olan sosyo-politik ve sosyo-ekonomik dönüşümler ile değişen güvenlik paradigmaları doğrultusunda şekillenen devlet iktidarı anlayışı sistem reformunu gerektirmektedir. Zira devletlerin, sistem reformunu gerekli kılan dâhili/içsel ve harici/dışsal dinamiklere kayıtsız kalması mümkün değildir. Söz konusu harici/dışsal dinamikler, küresel dünyada devlet anlayışı noktasında yaşanan dönüşümler üzerinden tanımlanabilir.
Kökenine dair çeşitlenen kuramları paranteze alarak unsurları üzerinden tanımlamak gerekirse devlet, G. Jellinek tarafından ‘insan, egemenlik ve ülke unsurlarından müteşekkil bir varlıktır.’ Zorunlu göçler ve nüfus hareketleri yoluyla çeşitlenen ve/ya çoğulculaşan insan unsuru; küreselleşme gibi çağ dinamikleriyle aşınan egemenlik unsuru; hâkim olan iktisadi paradigma; ve değişen güvenlik konsepti gibi dinamiklerle devlet, ‘rol, fonksiyon ve yapısal düzen’ açısından dönüşüm geçirmektedir. Dünya siyasi tarihinde 16-18. yüzyıllar arasında Merkantilist ekonomik düşüncenin öngördüğü bir devlet anlayışı egemen olmuştur. 18. yüzyılda egemen paradigma olan siyasal ve ekonomik liberalizmin öngördüğü ‘jandarma devlet’ anlayışı ise, devletin alanını ‘adalet, güvenlik ve savunma’ işlevleri ile sınırlandırmıştır.
Ancak 1929 ekonomik buhranından sonra Keynesyen düşünce doğrultusunda ortaya çıkan ‘müdahaleci devlet’ tasavvuru, devletin etkinlik alanını genişleterek sosyal devlet anlayışını yerleştirmiştir. Küreselleşme süreciyle birlikte, özellikle 1980’li yıllardan bu yana, neo-liberal düşünceler çerçevesinde devletin yeniden sınırlandırılması düşüncesi egemen olmuştur. Bu, 18. yüzyılda ortaya çıkan klasik liberalizme bir dönüştür. Neo-liberalizm, ekonomiyi devletin değil Adam Smith’in öngörmüş olduğu ‘görünmez bir el’ olarak adlandırdığı dinamiğin yönetmesi gerektiği ilkesine dayanmaktadır. Sistem, ‘piyasaların üstünlüğü; özelleştirme; sermaye, mal ve hizmetler dolaşımının tam serbestliği; ve kamu harcamalarının azaltılması’ gibi temel unsurlar üzerinden işlemektedir.
Bu yüzyılın başında 11 Eylül saldırısı ve 2008’de yaşanan ekonomik kriz, devletin rolü konusunda paradigmatik bir dönüşüm sürecini başlatmıştır. Küresel siyasi, iktisadi, sosyal ve güvenlik politikalarında dinamik bir değişkenlik yaşanmıştır. Söz konusu alanlarda devlet, ‘düzenleme, denetleme, yönetme ve yönlendirme’ fonksiyonları ile ‘regülatör devlet’ kimliğine bürünmüştür. Bu siyasal yenilenme sürecinde devlet aygıtı, sahip olduğu üç temel erk üzerinden regülatif bir işleve/güce sahip olma eğilimindedir. Bunlardan yasama organı, etkin biçimde devletin temel politikalarının yasal zeminini hazırlayacaktır. Yürütme erki, yasal çerçevede regülatif bir işlevsellikle icrai yetkilerini kullanacaktır. Yargı erki ise, yasama ve yürütme üzerindeki denetleyici fonksiyonunu bağımsız ve tarafsız biçimde icra edecektir.
İçinde bulunduğumuz küresel dönem, devletin regülatif bir yapılanma ile erklerinin özerk biçimde konsolidasyonunu gerektirmektedir. Bu, ‘güçlü ve otonom yasama; güçlü demokratik yürütme; ve bağımsız/tarafsız demokratik yargı’ anlamına gelmektedir. Yalnızca ekonomik anlamda değil, daha geniş anlamıyla bir ‘regülasyon siyasetinin’ varlığı ile karşı karşıyayız.

Sonuç olarak, özgürlükler ve kamu güvenliği ile ekonomi politikalarının belirlenmesinde ve uygulanmasında; sosyal regülasyon anlamında toplumsal refahın artırılması, sürdürülebilir kalkınma, çevre ve sosyal güvenlik politikaları gibi alanların tanziminde ‘devletin regülatif müdahilliğinin’ egemen bir trend olduğu görülmektedir. Bu yüzden, Cumhurbaşkanlığı Sistemi reformu bu küresel siyasal dönüşümün zorunlu kıldığı bir reform olarak değerlendirilmelidir.
23.02.2017

Atipik Vesayetçi Parlamentarizmden Cumhurbaşkanlığı Sistemine


1982 Anayasası, öngörmüş olduğu hükûmet sistemi açısından klasik parlamentarizmin çerçevesini zorlayan atipik bir model öngörmüştür. Söz konusu modelde Cumhurbaşkanlığı makamı, klasik parlamentarizmin ruhuna uygun biçimde ‘sembolik ve törensel yetkilerle’ sınırlı kalmamıştır. Bu makam, oldukça geniş icrai yetkilere sahip bir vesayet kurumu olarak tasarlanmıştır. Anayasa’da (m. 104) ‘devletin başı’ olarak nitelenen Cumhurbaşkanı içkin vesayet iktidarının siyasal alanı denetleyici mekanizması olarak kurgulanmıştır. Darbe iktidarının siyaset kurumuna yönelik ontolojik güvensizliği bu türden vesayetçi müdahalelerin muharriki olmuştur.
İlgili Anayasa maddesinde (m. 104) Cumhurbaşkanına oldukça geniş yetkilerin verildiği görülmektedir. ‘Yasama, yürütme ve yargı alanlarına’ ilişkin olarak detaylı biçimde sıralanan bütün bu yetkiler, ‘sembolik ve/ya veto edici yetki’ olmaktan çıkıp, ‘genel siyaseti belirleyici’ nitelikte yetkiler olarak işlev icra etmiştir. Bunun karşısında bu anayasal düzende Cumhurbaşkanlığı makamının ‘sorumsuzluğu ilkesinin’ belirlenmesi bir sistem sorunu olarak karşımıza çıkmıştır. Bütün bu yetkilere sahip olan Cumhurbaşkanının ‘tek başına yapabileceği belirtilen işlemleri dışındaki bütün kararlardan’ Başbakan ve ilgili bakan sorumlu olarak belirlenmiştir. Ayrıca, ‘Cumhurbaşkanının resen imzaladığı kararlar ve emirlere’ karşı yargı yolu kapatılmıştır. (m. 105) Bu durum, temel kamu hukuku prensibi olan ‘yetkide ve sorumlulukta paralellik ilkesine’ aykırılık teşkil etmektedir.
Bu hükûmet modeli atipik ve amorf yapısından ötürü, ‘icrai yetkilerin’ aslî öznesi olan yürütme erkinin sorumlu kanadını teşkil eden Bakanlar Kurulu ile yetkili ve fakat sorumsuz Cumhurbaşkanı arasında politik gerilimler, kilitlenmeler ve çatışmalar üretme konusunda ciddi bir potansiyele sahip olmuştur. Nitekim yakın siyasi tarihimizde bu gerilimlerin çok sayıda örneğine farklı dönemlerde tanıklık edilmiştir. Bu atipik sistemde Cumhurbaşkanı, ‘tarafsızlık’ ilkesi üzerinden apolitik bir konumlandırmaya sahip olmuştur. Ancak, paradoksal biçimde yürütme sistemi içerisinde yoğunlaştırılmış yetkileri ile politik bir icracı olarak yer almıştır. Bakanlar kurulu, sözde ‘tarafsız’ olan sorumsuz Cumhurbaşkanı ile denetleyici güce ve/ya enstrümana (gensoru gibi) sahip olan yasama erki (Parlamento) arasında sıkıştırılmıştır. Bu yüzden cari siyasal (Hükûmet) sistemimizin klasik parlamentarizmi örneklediğini söylememiz güçtür.
Mevcut atipik parlamentarizmin bir diğer sistemsel sorunu, iki erk (yasama ve yürütme) arasındaki disfonksiyonel ilişki biçimidir. Bu ilişki biçimi, erkler arasında işlevsizleştirici bir baskılama düzeni var etmiştir. Öyle ki, parlamento çoğunluğunu sağlayarak hükûmet etme yeterliliğine sahip olan yürütme erki, yasama erkini işlevsizleştirme yoluna gitmektedir. Nitekim işlevsizleştirilmiş bu yasama düzeninde, yalnızca hükûmetin tasarı olarak getirmiş olduğu yasa önerileri yasamanın gündemini tayin etmektedir. Söz konusu sorunlu yapılanma, erkler arasında hem organik ve hem de fonksiyonel anlamda bir güçler ayrılığını mümkün kılmamaktadır. Böylelikle bir yandan iki erk arasında birbirlerine karşı asimetrik fonksiyonel güç kullanımları ortaya çıkmaktadır. Öte yandan da yürütmede klasik parlamentarizmin sınırlarını zorlayan çift başlılığın ortaya çıkardığı bölünmüşlük durumu hasıl olmaktadır. Yürütme erkinin genel siyaseti tayin edici olan icrai yetkilerinde, sorumlu olan-sorumsuz olan ikilemi üzerinden bir bölünmüşlük ve çatışma durumu ortaya çıkmaktadır.

Sonuç olarak, her şeyden önce referanduma konu olan Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi reformunun, halen cari olan bu atipik devlet yapılanmasını tasfiye etme amacı taşıdığını söyleyebiliriz. Bu reform, mevcut durumu onarıcı amacının yanı sıra; prospektif biçimde bir yönetişim devrimi anlamına gelmektedir. Öyle ki, temel dinamikleri açısından değerlendirildiğinde bu reform, içinde bulunduğumuz yüzyılın siyasal, tarihsel, sosyal ve iktisadi gerçekliğine denk düşen yeni bir devlet yapılanması öngörmektedir. Bu reform, yönetimde hesap verebilirliği, saydamlığı, etkinliği ve verimliliği ilkesel olarak temin etmeye yönelik çağdaş regülatör devlet yapılanması ihtiyacına cevap verme amacına matuftur.
18.02.2017