Millî eğitim meselesi

Yeni eğitim-öğretim yılı, okul öncesi eğitimden orta öğretime, yenilenen müfredat programından sınav sistemine varıncaya kadar Türkiye’nin eğitim meselesine dair birçok tartışmanın eşliğinde başladı. Bu tartışmalar sürerken, henüz üzerinde çalışılan yeni bir sistemi hayata geçirmek adına, Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş (TEOG) sınavının kaldırıldığı Millî Eğitim Bakanınca kamuoyuna duyuruldu. Böylece bir türlü sistemsel istikrarı yakalayamadığımız sınav sistemi uygulamalarından birisi daha sonlandırıldı.
Millî eğitim alanında sürdürülebilir politikaların belirlenmesi ve rasyonel uygulamaların üretilebilmesi noktasında temel bir sorunla karşı karşıyayız. Bu sorun, eğitim-öğretim sistemimizin zihniyet çatışmaları ve ideolojik koşullanmışlıklarla muallel hâle gelen sancılı modernleşme serüvenimizin merkez çatışma alanı olarak algılanmasıdır. Böylesi bir gerilim zemininde yapılandırılan ve istikrarsız uygulama modelleri üreten eğitim sistemimiz, ‘millî bir mesele’ olarak her dönemde ülke kamuoyunda yakıcı etkisini sürdürmüştür. Bu durum, reform adı altında, kimi zaman yüzeysel ve günübirlik çözümlere; kimi zaman da irrasyonel popülist uygulamalara yol açmıştır. Köklü bir eğitim tarihine ve müktesebatına sahip olmakla birlikte, söz konusu bagajlarımız sistemsel reformları gerçekleştirebilecek ortak bir aklın ve sistematik bir uygulamanın üretilmesini imkânsızlaştırmıştır.
Hâlbuki bir bütün olarak yapılacak olan sistem reformunun nesnel dinamikleri, tayin edici biçimde verilidir. Bunlar, içinde bulunduğumuz bilgi çağının sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel ve toplumsal dinamikleri; formel öğrenim süreçlerinin öznesi olan çağ kuşağının karakteristik özellikleri ile bir milletin varoluşsal kimliğini oluşturan temel değerleridir. Ancak sistem restorasyonuna dair tartışmaların ve önerilen modellemelerin bu gerçekliğe referansla üretildiğini söylemek oldukça güç görünmektedir. Doğal olarak bu gerilim hatları üzerine yapılandırılmış olan eğitim politikalarımız ve uygulamalarımız sürdürülebilir bir kalite ve istikrar üretememiştir.
Türkiye, son 15 yıldır yükselen bir grafikle millî eğitime ayırdığı bütçe payını artırmak suretiyle meselenin mali boyutu açısından gerekli olan altyapısal adımı atmıştır. Öyle ki, 2008-2013 yılları arasında Türkiye’nin ilk, orta ve lise öğretimine yaptığı harcamalarda %63 oranında artış görülmüştür. Ayrılan bütçe payının rasyonel ve etkin biçimde yönetilebilmesi de büyük önem arz etmektedir.
OECD’nin 2016 verilerine dayalı olarak hazırladığı ‘Eğitime Bakış’ raporunda yer verdiği verilere atıfla bir noktaya daha değinebiliriz. Bu verilere göre, Türkiye’de devlet eğitim kurumları ile özel eğitim kurumları arasında ciddi bir kalite farkı olduğu görülmektedir. Öğrenci başına düşen öğretmen sayısı ve sınıf mevcutları açısından değerlendirildiğinde bu kalitatif fark bariz biçimde ortaya çıkmaktadır.
Millî eğitim meselesini, sınav sistemlerine indirgememiz mümkün değildir. Ancak, örgün öğretim programlarına kayıtlı yaklaşık 18 milyon öğrencimizin öğrenim kademeleri arasındaki geçiş sisteminin fırsat ve imkân eşitliğini temin edici bir mekanizma üretmesi gerekmektedir. Getirilecek olan sınav sistemi adalet duygusunu zedelememelidir. Ekonomik yoksunluklar, imkânsızlıklar ve bölgesel farklılıklardan ötürü eğitim hakkının kullanımını engelleyecek ve fırsat eşitsizliğine yol açacak bir uygulamaya yol açmamalıdır. Sıralama sınavını gerekli kılacak nitelikteki okullara (Fen Liseleri gibi) giriş sınavlarında özellikle bu durum dikkatle gözetilmelidir. Çoğunlukla özel okulların farklı saiklerle ölçme-değerlendirme noktasında nesnellikten uzak kayırmacılıkları, belirlenecek olan yeni sistem açısından dikkate alınmalıdır.
Sonuç olarak, getirilecek olan ortaöğretime geçiş sistemi, hem bireysel hem de kurumsal anlamda fırsat ve imkân eşitliği ilkesini zedeleyici etik dışı tasarruflara kapıları kapatacak bir modelleme olmalıdır. Öngörülecek sistem, mesleki eğitimi teşvik etmek suretiyle akademik eğitim talebiyle üniversite kapılarında ortaya çıkan yığılmaları önleyici bir yapı üretmelidir. Devlet eğitim kurumları ile özel eğitim kurumları arasındaki kalitatif farkın ortadan kaldırılmasına dönük adımlar atılmalıdır. Özel okullara teşvikten öte, devlet okulları niceliksel ve niteliksel anlamda takviye edilmelidir.
Millî eğitim, istikbalimiz olan çocuklarımızın zihinsel yetkinliğinin yanı sıra duygusal ve davranışsal olgunluğunu temin açısından da stratejik önemi haiz millî bir meseledir.
21.09.2017

Maraz-ı Hafî: Gönül Yetmezliği

 
Çağ insanına musallat olan gizli marazlardan (maraz-ı hafî) birisi de ‘gönül yetmezliğidir.’ Bu, güvensizliği ve gönülsüzlüğü mutlaklaştıran modern uygarlığın ürettiği bir marazdır. Çözülen benlikler, onulmaz bir gönül yetmezliği marazına düçar olmuştur. Modern insanın derin anlam yitimine tutsaklığı ve bilinç-duygu durumu açısından bastırılmışlığı, onu gönül fukaralığının sefaletine gark ediyor.
Hakikate olan yönelişimizi sistematik biçimde anlamsızlaştıran ve/ya değersizleştiren uygar dünya her geçen gün gönül dünyamızı sığlaştırıyor. Gönül dünyamız sığlaştıkça da fiziki yurdumuz ve metafizik evrenimiz daralıyor. Her şey üstümüze üstümüze geliyor. Ufunet basıyor; ruhumuz daralıyor ve huzursuzlanıyoruz. Çarpıtılmış imgelerin istilasına uğrayan zihinlerimiz sığınaksızlaşıyor. Bir idrak, duyuş ve kavrayış olarak gönüllerimiz, modern uygarlığın zihinlerimizi esir alan içkin iktidarının pençesinde kıvranıyor.
Biteviye ızdırap verici bir harâbât hâli sarıyor ruhumuzu ve bedenimizi; ve hatta bütün toplumsal bünyemizi. Giderek daha da nobranlaşan, hırçınlaşan ve hunharlaşan insanoğlunun var ettiği tekinsiz bir dünyada yaşıyoruz. Her geçen gün daha da sömürgenleşen; sömürgenleştikçe semiren doyumsuz bir varlığa dönüşüyoruz. Ve insan insanın ve insan doğanın sonu olma yolunda hızla mesafe katediyor. Gayrına olduğu kadar kimi zaman kendine de erdemlice yaşamı esirgiyor. Başkasıyla olan ilişkisini, mübadele yasası üzerine kuruyor. O yüzdendir ki her geçen gün insani ilişkiler kısırlaşıyor; yoksullaşıyor.
Gözetilen çıkarlar, incelikli hesaplar, öngörülen beklentiler ve umulan yararlılıklar üzerinden dostluklar ya da ahbaplıklar kuruluyor. Ruhlarımız ötekinin kusurları üzerinde barbarca tepinmenin coşkusuyla tutuşuyor. Tiksindiren pazarlıklar üzerinden derin hesaplar güdülüyor. İkbal kaygısı ile gönençli bir istikbal adına sınırlar aşılıyor. Bu yolda mani olarak görülen bütün engeller, ahlakilik kaygısı güdülmeden fütursuzca kaldırılıyor. Kemirgen bir haset duygusunun kararttığı vicdanlar, husumetle başkasına gadretmeyi meşrulaştırıyor. Basamakları külfetsizce ve hatta emeksizce aşmak bir davranış ilkesine dönüşüyor. Bencil çıkarların tatmini, keyfiyetsizce iş tutmanın gerekçesine dönüşüyor. Bir gösteriş ögesine indirgenen erdemler, mezatlık bir metaya tahvil ediliyor. Ezcümle insan, ‘hüsrana’ doğru sürükleniyor. İnsan, kendisine istikamet ve yörünge tayin eden cevherini yitiriyor. Hiç kuşkusuz o cevher, gönül cevheridir.
Gönül, medeniyet coğrafyamızda cisimleşen insaniliğin döl yatağı ve esin kaynağı olan yüksek hissiyatın adıdır. Bu yüksek hissiyatın/değerlerin banisi olan medeniyetimiz bizatihi ‘gönül medeniyetidir.’ Gönül, medeniyet birikimimizin metafiziksel özüdür. Gönül; tekil anlamda bir şahsiyet inşasında insan olmanın kıvamını ifade eden bir cevherdir. İnsaniyet ve cemiyet inşasında ahengi, altın oranı ve/ya yetkinliğin ölçüsünü ifade eder. Tinsel takati tükenen, nefesi kesilen ve mecali kalmayan ruhlarımızı soluklandıran bir manevi enerjidir. Gönül, öğrenilmiş bilgiyi bilince dönüştüren bir idrak; edinilmiş tecrübeyi töreye dönüştüren bir manevi varlık; ve ruhu incelten bir hissiyattır.
Gönül, mürşittir. Aklı, dimağı ve ruhu irşat eder. Aşırılıklarını ve taşkınlıklarını törpüleyerek onlara kılavuzluk eder. Gönül, bir hissiyat dergâhıdır. Kıvanca ve gönence olduğu kadar hüzne ve kedere de fasılasız biçimde yaşam kapısını açık tutar. Gönül, bir idrak ve kavrayış istikametidir. Gündelik yaşamın gerekleri ve günübirlikçi ruhların gezer yüzer iştahları altında ezilerek yitip gidenlere yön tayin edicidir. İstikametini kaybeden aklı, sezgisel bir duyarlılıkla doğru yola sevk eder.
Gönül, cesaret ve merhamettir. Hakikati setretmeye ve vicdanları mahkûm etmeye tevessül eden zorba suretlerin boyunduruğuna hiçbir surette girmeyen bir cesaret menbaıdır. Her daim merhameti telkin eden bir sîret düsturudur.
Nitekim Hazreti Mevlana der ki: “Gönül kimin elinden tutarsa, o kimse kirli arzuların çamuruna düşmez.”
 

Küresel Şizofreni: Arakan Soykırımı

 
Bugün kurulu dünya düzeninin küresel baronlarının gözleri önünde sergilenen ağır bir insanlık vahşeti ile karşı karşıyayız. Dehşetengiz bir şiddet ve zulüm düzenine; binlerce masum insanı katleden ölüm tarlalarına; gaddarca gerçekleşen etnik ve dinsel temizliğe tanıklık etmekteyiz. Modern küresel uygarlığımızın temel insan haklarına ilişkin üretmiş olduğu yaldızlı kavramların hegemonyasını yerle bir eden ağır bir vahşetle karşı karşıyayız. İnsan onurunu hedef alan bu yıkıcı vahşet, Myanmar’ın güney batısındaki Arakan eyaletinde yaşayan Rohingyalı Müslüman topluluğa yönelmiştir.
Myanmar ordusu tarafından bu topluluğu hedef alan etnik temizlik (ethnic cleasing), öncelikle bölge insanının vatandaşlık haklarından yoksun bırakılarak yurtsuzlaştırılması ve sürgün edilmeleri ile başlamıştır. Birleşmiş Milletler ve yanı sıra birçok sivil toplum örgütü tarafından bu halklara yönelen devlet şiddeti ve hak ihlallerinin tescil edilmesine rağmen, ne vahimdir ki uluslararası camia bu konuda duyarsızlığını ve eylemsizliğini sürdürüyor. Takriben son beş yıldır, yüzlerce masum insanın hunharca katledilmesine ve 90 bin civarında Rohingyalı Müslümanın yurtlarından sürülmesine rağmen bu duyarsızlık sürgit devam etmektedir.
Küresel sömürgeci güçler tarafından insanlık onurunu hiçe sayarak mütemadiyen göçe zorlanan bölge Müslümanları, maduniyete mahkûm edilmiştir. Bu trajik vahşet karşısında bîgâneliğini sürdüren, komşu ülke Bangladeş’in de dışlayıcı mülteci politikasıyla bu vahşet daha da ağırlaşmıştır. Eylül 1992’den bu yana Bangladeş’in, ülkesine sığınan bölge Müslümanlarını zorla geri gönderme süreci de ağır insan hakları ihlalleri doğurmuştur.
Uygarlığın bütün kırılgan değerleri, bölgede devam etmekte olan ağır bir tedhiş harekâtı ile dinamitlenmiştir. Bu tedhişin ağır bilançosu şöyledir: Canavarca hislerle katledilen masum insanlar; insanlık dışı ağır işkencelere maruz kalan siviller; taciz ve tecavüze uğrayan kadınlar; ölüme mahkûm edilen çocuklar; etnik ve dinsel temizliğe maruz bırakılan topluluklar; ve tehcir edilen yaşamlar. Bütün bu vahşetin veya soykırımın baş sorumlusu olan Myanmar devlet başkanının Nobel barış ödülüne layık görülmüş olması; ve küresel düzenin barış ve hoşgörü dini olarak akredite ettiği Budizm’in egemen olduğu bir ülkede gerçekleşmesi bu trajediyi daha da ağırlaştırmaktadır.
Yurtsuzluğa mahkûm edilen mazlum Arakan halkına yönelen bu vahşice hunharlığa behemehâl son vermek adına uluslararası camia harekete geçmelidir. Bu küresel cinayete/vahşete son vermek adına uluslararası hukukun öngördüğü yaptırımların uygulanarak bu insani krizin sonlandırılması öncelikle Birleşmiş Milletlerin kurumsal sorumluluğu altındadır. Böylesi trajik insani krizlerin çözümü noktasında BM’den kuruluş misyonuna ve normatif değerlerine uygun düşecek şekilde esaslı bir girişimsellik beklenmektedir. Müslüman topluluğa karşı yürütülen bu yok sayma politikasının sonlandırılarak bir vatandaşlık hukuku tesis edilmesi noktasında sonuç alıcı adımlar atılmalıdır. Bangladeş’e sığınan mültecilerin durumunun iyileştirilmesi adına uluslararası insani yardım örgütlerinin etkin biçimde yardımlarını sürdürebilmelerinin önündeki engeller kaldırılmalıdır.
Modern tarihi kirleten ağır insani trajediler karşısında ortaya konan bu duyarsızlık, küresel şizofrenik bir hâl almıştır. Bu şizofreni, insanlığın kurucu değerlere olan inancını tüketen bir akıl yıkımına yol açmıştır. Kuşkusuz bu şizofrenik hâlin sağaltımı, küresel ahlaki duruşun tahkim edilmesi ile mümkün olacaktır. Ancak böylelikle esenliğin egemen olduğu bir dünyanın kapısı aralanabilir. Emperyal küresel güçlerin maslahatgüzarlığı misyonu ile hareket eden uluslararası camia veya örgütlerin, bu insani krizler karşısında küresel bir vicdan inşa etmeleri imkânsızdır.
Öte yandan Türkiye, içinde bulunduğumuz yüzyılın ağır insani yükünü omuzlama noktasında kamusal-vicdani duyarlılığını her fırsatta sahici biçimde dile getirmiştir. Türkiye, modern dünyanın gözleri önünde gerçekleşen insani trajediler karşısında etnik, dinî ve coğrafi herhangi bir bagajı olmaksızın hakikatin ve vicdanın sesi olma çabasıyla hemen harekete geçen tek ülke olmuştur.
Türkiye, ‘dünyanın beşten büyük’, ve fakat ‘bitimsizce zulmeti egemen kılamayacak kadar küçük’ olduğunu idrakle kürenin vicdanına seslenen devlet olmayı ilelebet sürdürecektir.
07.09.2017

Şehir ve Kentleşme

 
Şehir, toplumsal olanın inşasında varoluşsal bir imkândır. Şehir, bânisi ile birlikte eş-zamanlıca yapılanan bir ‘ulu şâr’dır’. Şehir, uygarlıkları anıtsallaştıran zamansal bir inşadır. Anıtsallaşan şehirlerin fikri temelinde tarihsel bir bellek, ince bir zevk ve özenli bir akıl vardır. Şehir, tarihin bir izleğidir. Şehir, tarihin aynasında cisimleşen bir surettir. Bu suret, tarihin derununda kök salan medeniyet havzalarında biçimlenir; çünkü şehir ‘medîne’dir. Şehir, medeniyeti var eden bir yaşam kozasıdır.
Şehir, mekânsal bir düzlemdir; iç bütünlüğü ve özgünlüğü ile anlamlandırılmış bir uzamdır. Şehir, mekâna tutunabilmenin imkânını tarih ve coğrafya üzerinden anlamlandırır. Şehir, toplumsalın inşasıdır. Şehir, sosyo-kültürel, entelektüel, siyasal ve sosyo-ekonomik imkân ve mübadelenin toplumsal bağlamıdır. Şehir, zamansal ardışıklığı içinde toplumun kolektif hafızasıdır. Şehir, deveran eden tarihselliklerin icra meydanıdır.
Şehir, yaşamın gayesi olarak ‘mutluluğu (eudaimonia)’ mümkün kılacak kamusal mekândır. Nitekim büyük filozof ve şehir teorisyeni Fârâbî, Medînetü’l-Fâzıla adlı eserinde şehri, mutlulukların gerçekleştiği en küçük toplumsal yapı olarak tarif etmektedir. Ona göre şehir, insanın tek başına karşılayamayacağı ihtiyaçlarını dayanışma, yardımlaşma ve iş bölümü ile giderme amacına matuf bir yaşam alanıdır. Şehir; sanat ve estetik gibi değerlerin gelişim mekânıdır. İbn-i Haldun’a göre şehirleşme, bilim ve sanatın gelişimi ve refahın artması kadar zevk-i selîmin gelişmesi ile de irtibatlıdır.
Antik dönemden itibaren şehir/ler (civitas), bir takım değer ilkeleri ve normları üzerinden yapılanarak özgün karakteristiklere sahip olmuştur. Şehirler, dönüşen ekonomik ve siyasal düşünceler ile ilişkili olan felsefi yaklaşımların yön tayin ediciliği doğrultusunda kimliksel dönüşümler yaşamıştır. Kıtalar ve bölgeler arası büyük göç akımlarının ortaya çıkardığı hareketlilikler, radikal olarak birbirinden farklı sosyo-ekolojik durumlara yol açmıştır. Yerleşik şehir imgelerini bozan bu durumların yönetilememesi, kent dolayımı üzerinden insan ile mekân arasında ölümcül bir mesafenin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Modernleşme sürecinde bu ölümcül mesafe, kesif bir yığınlaşma içerisinde yayılım gösteren yalnızlaşma ve yabancılaşma biçiminde tezahür etmiştir. Hâlbuki, belirli bir değerler manzumesi ile örülmüş olan içkin şehir metafiziği, bu habis yozlaşmanın panzehri niteliğindedir.
Ne yazık ki değer yoksunu kentleşme tecrübemiz, tevarüs ettiğimiz kadim şehir kültürümüzü yok etmiştir. Ancak kentleşme sürecini neredeyse yarım yüzyıla sığdırmış; ve büyüyen nüfus dinamiğinin ortaya çıkardığı konut ihtiyacını karşılama konusunda uzun yıllar yetersizlik yaşayan bir ülke olarak Türkiye’nin kentleşme sorunlarıyla yüzleşmesinin olağan karşılanması gerektiği düşünülebilir. Bütün bunlara göç, gecekondulaşma, altyapı yetersizliği, ulaşım ve barınma gibi olanakların kısıtlılığı ve doğal afetler gibi sorunlar da eklenebilir. Kentleşme olgusunun sözünü ettiğimiz bütün bu sorunları karşısında bir çözüm olarak uygulanan toplu konut üretimi ve kentsel dönüşümün ortaya çıkardığı veya çıkarma potansiyeli olan yeni sorunlarla karşı karşıyayız. İnsanın en temel ihtiyacı olan barınma gereksinimini karşılama adına üretilen çözümlerin çevre sorunları ve kentsel ayrışma gibi yeni sıkıntılar doğurmaması adına gereken özen gösterilmelidir.
Sonuç olarak, estetik bir değer ve anıtsallaşan bir medeniyet terekesi olarak şehir mefkuresini zihin dünyamızda yeniden kurmalıyız. Bunun için öncelikle, ‘modern kentlerin’ ironik biçimde yapılaşma yoluyla var ettiği yıkıcılıktan kurtulmalıyız. Markalaşma adı altında kentlere giydirilmeye çalışılan yapay etiketçi zihin dünyasından sıyrılmalıyız. Şehir, insanın mamurluğunu gaye edinen ve yine insanın imar edici yetisi (mimari) ile imar edilen mekânlardır. Modern kültür endüstrisinin imgesel bombardımanı altında semiren ruhsuz kentleşme paranoyasından kurtulmalıyız. Mekânı vüsatle inşa etmek yerine, darlık ve kasvetle yapılandıran rantçı yapı stokçuluğuna son vermeliyiz. Mutsuzluğa yargılı yaşamlar üreten kentlerden ruhumuzu fetheden ve hayatı şölenleştiren şehirler imar edebilmek bu zihniyet dönüşümü ile mümkün olacaktır.
Millet olarak dirlik, birlik ve esenliğimizin daim olması dileğiyle Kurban Bayramı’mızı tebrik ediyorum...
31.08.2017

Terör: ‘Kirli Eller’-Kirli Emeller

 
Global dünya düzeni, giderek karmaşıklaşan sosyo-ekonomik ilişkiler ağı, dönüşen paradigmalar ve değişen güç dengelerinin çatışmacı gerilimlerine tanık oluyor. Kendilerini küresel düzenin sözde efendisi olarak gören güç merkezleri, bütün araçları meşrulaştırmak suretiyle pozisyonlarını tahkim etme mücadelesi veriyor. ‘Gücün hak olduğu’ fikrine dayanan bu kirli mücadele, çoğu zaman yerli iş birlikçileri aracılığıyla yürütülüyor. Bu kirli mücadele, küresel siyaseti, ahlaktan, değerden ve hukuktan bağışık hâle getirmiştir. Amaçları ve sonuçları açısından etik bir kaygı gözetmeyen bu küresel politik düzenin yıkıcı etkisi kendisini, daha çok ilgili küresel aktörlerin ulusal-siyasal bünyeleri açısından bir tehdit olarak gösterecektir. Zira global dünya, bütün sosyolojik sterilizasyon ve düşmanlaştırma politikalarına rağmen çeşitliliğin egemen olduğu bir politik evrendir.
Amaçları itibarıyla kötücül ve sonuçları açısından tahripkâr çatışmalar üzerinden semirtilen bu kaotik küresel sistemin kendisini meşrulaştırmak adına başvurduğu en önemli aygıt terördür. Terör eylemleri, küresel efendilerin kötücül amaçlarına daha etkin biçimde hizmet edebilmek adına daha sistematik biçimde ve oldukça sofistike araçlarla üretilen bir endüstriye dönüşmüştür. Sartre’ın ‘kirli eller’ metaforu üzerinden söyleyecek olursak, küresel kirli emeller vekalet verilen kirli eller aracılığıyla hayata geçirilmeye çalışılıyor. Ancak küresel düzenin içine sürüklendiği bu anafor, başta bunun küresel politik faillerini de içine alacak biçimde büyüyor. Ne kadar güçlü aygıtlar ve düzenekler üzerine kurulu olursa olsun, toplumsal iyiyi imleyen ve politik bedenlenmeyi mümkün kılan kurucu değerler yıkıma uğrarsa sistemlerin çökmesi mukadderdir. O yüzden küresel politik oportünizmin yıkıcılığı karşısında, bu pragma düzeninin taşıyıcısı ve kirli eli olan terörün bütün unsurları ile telin ve mahkûm edilmesine dönük çağrımızı yükseltmemiz icap ediyor. Siyasal alanı çökerten ve politik aklı tümüyle işlevsizleştiren terörü üreten, besleyen ve taşeronluğunu yürütenlerin bütünüyle tasfiyesini mümkün kılacak küresel politik duyarlılığa ihtiyacımız bulunuyor.
Türkiye, yıkıcı küresel düzenin kirli emelleri için güç savaşı yürüttüğü coğrafyanın siyasi ve fiziki merkezinde yer almaktadır. Son yıllarda bu küresel düzene karşı sedasını yükselten Türkiye, uluslararası düzeyde bazı ülke istihbaratlarının da suç ortaklığı olan PKK, FETÖ ve DEAŞ terör örgütleri ile mücadele ediyor. Türkiye’yi küresel terör anaforunda boğmaya çalışan terör endüstrisi, birden çok aktör ve aygıt üzerinden işini yürütüyor.
Türkiye’nin, bu kompleks sürece karşı mücadele stratejisini çok boyutlu ve proaktif biçimde sürdürmesi icap ediyor. Zira terörün heryerdeliği ve irrasyonel niteliği, mücadelenin tek başına askerî boyuta indirgenmesini imkânsızlaştırıyor. Bu noktada, siyasiler, sivil ve askerî bürokratlar, üniversiteler, sivil toplum örgütleri ve düşünce kuruluşları bu mücadelede etkin rol almak durumundadır. Özellikle üniversitelerimizin kurumsal telin beyanlarının ötesinde, bu yıkıcı meselenin tüm boyutlarını araştırma konusu yapması gerekiyor.
Algının olguyu ve sahteciliğin gerçekliği esir aldığı bir dünyada yaşıyoruz. Bu dünya, medyanın oldukça sofistike dolaşım imkânları üzerinden kurgulanan bir dünyadır. O nedenle bu mücadele sürecinin aktörlerinin yetkinliği kadar, yürütülecek olan siyasal strateji de büyük önem arz ediyor. Bu noktada özellikle, dış politik vizyonun uygulama aygıtı olan kamu diplomasisinin yetkin aktörler ile etkin biçimde yürütülmesi elzemdir. Zira küresel iş birliğini temine dönük etkin müzakereci diplomasi, ülkeler arasında politik, ekonomik ve kültürel bağların güçlendirilmesi kadar bir denge-denetleme mekanizması da sağlayacaktır.
Sonuç olarak, asimetrik küresel bir tehdit olan terör, bütünlüklü bir mücadele eylem stratejisini gerekli kılmaktadır. Küreselleşme sürecinin mevcut dinamiklerini doğru bir şekilde okuyabilen bir mücadele yürütülmelidir. Soğuk savaş döneminin güvenlik paradigmasına ve müttefiklik doktrinine bağlı kalan anakronik ve arkaik okumalar üzerinden değil. Bu noktada, hem stratejik akıl üretecek ve hem de kamu diplomasisinde etkin rol alacak uluslararası düzeyde yetkin düşünce kuruluşlarına ihtiyaç duyulmaktadır.
24.08.2017

Sünepelik: Çağın beşerî marazı


Modern çağ, maddeye mahkûm etmek ve manaya yabancılaştırmak suretiyle insanı, ölümcül duyarsızlıklara ve onarılması güç çaresizliklere doğru sürüklemiştir. Değer dünyasını, bizatihi insan aklının var ettiği kimi yıkıcı ikilemler üzerinden iğdiş etmiştir. Anlam ve değer dünyası ile yabancılaşma yaşayan modern insan; meta söylemlerin, saplantılı aidiyetlerin ve üstenci ideolojik örüntülerin ortaya çıkardığı anaforda yönsüzlüğe mahkûm olmuştur. Kendi eliyle biçimlendirdiği çağın derin çöküntüsü karşısında çaresizlik girdabına düşmüştür. Bu çağ çöküntüsü, bütünlüklü olarak akıl ve duygu kapasitesine istimdat ederek idrak edebilme keyfiyetimizi büyük ölçüde zaafa uğratmıştır. Total toplumsal güvensizlik durumu, kaçınılmaz olarak kolektif ruhsal çöküntülere yol vermiştir.
Aklı yüceltirken duyguyu körelten; bedeni yaşatırken ruhu öldüren; imajı kutsarken fikri güdükleştiren bu çağ çöküntüsüsünepelik ve/ya sünepeleşme olarak tesmiye edebileceğimiz bünyesel beşeri bir maraz doğurmuştur. Derin bir ruhsal maraz olan sünepelik, ruhu ve dimağı esir alan içkin bir cebânet (korkaklık) duygusudur. ‘Düşünmeye, söylemeye ve erdemlice eylemeye cesaret edememe’ durumudur. ‘Kişinin kendini bilememesi’ hâlidir. Bu duygu-durumun esaretine mahkûmiyetle insan teki, benlik, kişilik ve kimlik maduniyetine maruz kalmaktadır.
Sünepelik; ölüme doğru varlık olarak insanın kendisini bedenîliğin hükümranlığına teslim etmesidir. Sünepelik; muhafaza ve ihya edilmesi gereken bütün varoluşsal değerleri talan etme cüretkârlığını göstermektir. Sünepelik; vicdan, ahlak, gelenek ve hukuk dışılığı himayekârlıkla muhafaza edebilme bedbahtlığını sergilemektir. Sünepelik; suretin aslına, dalâletin hakikate, kötünün iyiye, yanlışın doğruya, zalimin mazluma hükümfermâ olması karşısında sinikleşmek ve sükût etmektir.
Sünepelik; bâtıl olanı üstlenmenin zilletini hakikati haykırabilmenin azametiyle yücelmeye yeğ tutmaktır. Sünepelik, bir bütün olarak hayatı ihya edebilmenin sevincinin yerini, nevrotik bir coşkunun ikame etmesine göz yummaktır. Sünepelik; fikirde özgünlüğü, eylemde özen ve özveriyi yadsımaktır. Sünepelik, körlemesine tekrarların, bitişik nakaratların, ezberlenen teranelerin ve klişelerin sözcülüğünü yapmaktır.
Sünepelik; tutarsızlıkların, had bilmezliklerin ve hoyratlıkların umarsızca savunulmasıdır. Sünepelik; benliğin ve kişiliğin dışsallaşmasını inkar eden sosyal ve kolektif bünyeler var etmektir. Sahte sevinçler, yalancı gülüşler, köreltilmiş bilinçler ve aldatıcı sezişlerle bezenmişlik hâlidir. Sünepelik; bir kimlik ve kişilik kazanma veya şahsiyet olabilme karşısında sürüleşmeyi yeğ tutan bir tutumdur. Sünepelik; yetersizliklerle övünç duyabilme garabetini göstermektir. Sünepelik; makamlara mukim olmayı ve ebet kalmayı kendine amaç edinmektir. Sünepelik; hak edilmemiş statülerin altında cüceleşmektir. Sünepelik; hesabı verilmemiş kazanımların altında ezilmektir.
Sünepeleşmek; kaygı gütmemek ve dertlenmemektir. Derde giriftâr olanın derdi ile hemdert olmamaktır. Sünepeleşmek; değerler dünyasından devşirdiklerini haraç mezat pazarlamaktır. Pahasını bilmediği ve hiçbir zaman bilemeyeceği değerleri temellük ettiğini vehmetmektir. Aklı, emeği ve vicdanı hor ve hakir görmektir. Dert sahiplerinin dertleri üzerinden sinsice semirme küstahlığını göstermektir. Zor zamanlarda hesapsızca bedel üstlenebilecek, yüreklice çilesini çekebilecek tinsel mecale sahip olamamaktır.
Sünepelik; farklı suretlerde tezahür eden ve farklı sîretlere sinen bir duygu-durumudur. Sünepelik; kimi zaman muhafazakârlık; kimi zaman sekülerlik; kimi zaman çağdaşlık; kimi zaman riyakârlık; kimi zaman lümpenlik biçiminde tezahür eder. Sünepelik; söz, fikir ve söylem kurma becerisinden yoksunluktur.
Sünepelik; gayrını değersizleştirerek kendine değer biçmektir. Gayrını yok sayarak ve görmezden gelerek görünürleşmektir. Kişisel ikbal uğruna gayrına gadretmektir. Sünepelik; hak duygusunu kaybederek yoksunluklar üzerinden varsıllıklar üretmektir. Sünepelik; haset duygusunun kemirdiği patolojik bir ruhsal durumdur. Sünepelik; kendisine ait olmayanı elde etmek için umursamazlıkla liyakatsizliğe ve kifayetsizliğe meyletmektir. Sünepelik; bir yargısal yeti yoksunluğu ve ‘fikirsizlik’ hâlidir. Aklî melekelerini dumura uğratan bir zihinsel tutulmadır.
Sünepelik; hakikate sadakati değil, zulmete itaati meşrulaştırabilen bir akıl tutulmasıdır.
22.06.2017

Katar krizi: Küresel tecrit politikası

BD Başkanı Donald Trump’ın ilk yurt dışı seyahat programının üç durağı (Suudi Arabistan, İsrail ve Vatikan), önümüzdeki süreçte Beyaz Saray’ın dış politik eksenine/perspektifine dair fikir vermektedir. Bu perspektifin ilk somut yansıması, Suudi Arabistan ziyaretinde kendisini ortaya koymuştur. Suudi yönetim, yanına Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’i de alarak Katar’a yönelik tecrit politikasının uygulanması konusunda Trump’ı ikna etmiştir. Uluslararası kamuoyunda bu tecrit kararı; ‘Katar’ın terör örgütlerine ve Müslüman Kardeşlere vermiş olduğu destek’; ‘el Cezire televizyonunun yayın politikası’; ve ‘İran ile yakın ilişkiler kurması’ gibi gerekçelere dayandırılmıştır. İronik biçimde terör örgütlerine destek iddiasında bulunan tecritçi müttefikler, hem soğuk savaş döneminde ve hem de özellikle 11 Eylül sonrası dönemde sözde ‘İslami terör’ örgütlerinin ideolojik, finansal ve kurumsal yapılanmalarının aktörleri olmuşlardır.
Katar, özellikle 1995 yılında ülkede yaşanan yönetim değişikliği sonrasında Suudi Arabistan’ın baş aktörlüğü üzerinden kurgulanan Orta Doğu’nun dış politik misyonuna boyun eğmemiştir. Böylece Suudi yönetimlerinin körfez bölgesi üzerindeki politik hegemonyasına boyun eğmeyen dış politik tutumundan ötürü hedef tahtasına konulmuştur. 2014 yılında benzer gerekçeler ile yine üç ülke, büyükelçilerini çekmek suretiyle Katar’a yönelik hasmane tutumlarını ortaya koymuşlardır. Bir yanda bölge ülkelerin monarşik devlet yapılanmaları; öte yanda Mısır’ın darbeci yönetimi tarafından Katar bir tehdit unsuru olarak algılanmıştır. Bir ülkenin siyasi egemenlik haklarını gayrimeşru biçimde haleldâr eden bu küresel tecrit, aynı zamanda bir ulusun temel insani gereksinimlerinin karşılanmasını bile imkânsız kılmaya dönük gayri insani bir abluka politikasıdır. Bu tecrit kararının dillendirilmeyen gizli gündemi ise Katar üzerinden Türkiye’nin mahkûm edilmesi girişimidir. Bu girişim, Katar ile Türkiye arasında bir süredir devam etmekte olan stratejik ve ekonomik iş birliğinin kesilmesini hedeflemektedir. Bu girişim aynı zamanda, 15 Temmuz kalkışması ve ardı sıra devam eden kuşatma harekâtının bir başka evresidir.
Suudi Arabistan yönetimi, İran Şiiliği karşısında kendisini teo-politik düzlemde ‘Sünni İslam’ın’ bayraktarı olarak konumlandırmaktadır. Mezhepçi teo-politik düzen öngörüsü çerçevesinde Vehhâbilik üzerinden bir Sünnilik ideolojisi üretmiştir. Bir tarafta Suudi Arabistan’ın, diğer tarafta İran’ın sekteryen yayılmacı teo-politiğinin kendi ulusal sınırları ötesinde (Balkanlar, Orta Asya, Körfez vd.) yürüttükleri ‘misyonerlik faaliyetleri’, ilgili bölgelerdeki kültürel ve mezhepsel haritaları dönüştürmektedir. İran ile Suudi Arabistan arasındaki mezhepsel kutuplaşmanın ortaya çıkardığı teo-politik gerilim, beraberinde radikalleşmeleri doğurmuştur. Öyle ki soğuk savaş yıllarından bu yana ‘küresel terörizm endüstrisi’ tarafından üretilen ‘terör’ örgütlerine ideolojik referans çerçeveleri ve insan kaynakları üretmişlerdir.
Tek yönlü küresel emperyal düzene hizmet eden söz konusu kutuplaşmada İran, mezhep temelinde konsolide ettiği ulus ve ulus ötesi demografik potansiyeli ile daha homojen ve yeknesak bir siyasal beden üretmiştir. Öte yandan Suudi yönetiminin dışlayıcı mezhepsel ideolojisi, Sünni Müslüman dünya ile arasında otantik bir temsiliyet zemininin oluşmasını imkânsız hâle getirmiştir. Tek kutuplu küresel düzene tümüyle bağımlılık ilişkisi üzerinden yapılandırılmış olan dış politik tutum, bu temsiliyeti imkânsızlaştıran temel noktalarından birisini oluşturmaktadır.
Bu noktada Türkiye, yüzyılları aşan derin tarihî devlet aklı ve birikimi; kuşatıcı tarihî teo-politik dinamiği; sahip olduğu jeo-stratejik ve jeo-politik konumu; ve modern demokratik devlet tecrübesi ile Müslüman dünya açısından güçlü bir temsiliyet merkezidir. Bu misyonla küresel ve bölgesel beklentilerin odağı olan güçlü Türkiye, gönül coğrafyası ile sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik vd. düzlemlerde, sosyal ağını ve kurumsal etkileşim alanını her daim diri tutmalıdır. Kuşkusuz bunun gerçeklik kazanması ancak akademik ve bilimsel temelde etüt edilerek üretilmiş politikalar ve uygulamalarla mümkün olacaktır.
Son söz: Absürt gerekçelere dayandırılan bu krizin derinleşmesi, Müslüman coğrafyayı esir alan kan, gözyaşı ve yıkımı daha da derinleştirecektir!
15.06.2017