Referandumun sonucunu anlamak

Sonucu itibarıyla 16 Nisan referandumunda milletimiz, yüksek iradesine sunulan sistem reformunu ‘evet’ demek suretiyle onaylamıştır. Halkımız demokratik tercihini, vesayet simsarlığını besleyen mevcut sistemi dönüştürme iradesi yönünde ortaya koymuştur. Demokratik meşruiyet ilkesi çerçevesinde halk iradesi, referandumla hükûmet sistemimizde yapısal dönüşümün başlamasını onamıştır.
Halkımız bu iradesini %85’lik yüksek katılım düzeyi ile ortaya koyarak etkin yurttaşlık ve demokratik bilincini bütün dünyaya göstermiştir. Bu katılım oranı, özellikle Batı dünyasındaki ‘apolitik yurttaş performansı’ ile mukayese edildiğinde oldukça önemli bir demokratik siyasal bilince tekabül etmektedir. Bu yönüyle 16 Nisan referandumunun gerçek galibi, demokratik siyasal iradesini sükun ve barış içinde ortaya koyan yüce Milletimiz olmuştur.
Seçim hukuku çerçevesinde seçimlerin sevk ve idaresinin sorumluluğu, il ve ilçe seçim kurulları ile nihai üst yargısal merci olarak Yüksek Seçim Kuruluna (YSK) aittir. İlgili kurulların referandum sürecinin yönetimi noktasındaki olası ihmalleri, seçmenin iradesine gölge düşmesine yol açmamalıdır. Tecelli eden halk iradesine, içeriden ve dışarıdan yönelen gölgeleme çabaları halkımızın demokratik vicdanında mahkûm olmuştur. Referandum kampanyası sürecinde ortaya çıkacak muhtemel sonuçlar üzerinden yürütülen meşruiyet sorgulamaları, ne yazık ki sonrasında seçimin meşruiyetine ilişkin dispolitik bir dile dönüştürülmüştür. Vesayet kışkırtıcılığına yol açar biçimde meşruiyet tartışmaları yürütmek, demokratik siyasetin dili, tavrı ve ruhu ile bağdaşık değildir. Bu, bir kesimin halk iradesini sindirim noktasında yaşadığı kalıtsal rahatsızlığın yeniden nüksetmesidir.
Referandumun sonucu; siyaset anlayışımızdan siyasi partilere; siyaset sosyolojisinden politik söylem stratejilerine; iktidar politikalarından muhalefet pratiklerine; sivil toplum yapılanmasından medya örgütlenmesine kadar oldukça geniş yelpazede çeşitlendirilebilecek alanlarda anlama ve derinlikli okumalara konu edilebilir. Ancak kamuoyu önünde referandumun sonuçları üzerine dillendirilen değerlendirmeler, çoğunlukla bir ‘anlama’ çabası olarak değil; bir ‘açıklama’ şeması biçiminde ortaya çıkmaktadır. Yorumbilimsel açıdan bunlardan ilki, anlayan özne ile nesne veya anlama konusu arasında bir etkileşimi ve ufukların kaynaşmasını gerekli kılmaktadır. İkincisi ise, katı bir kavramsal ve yöntemsel belirleme ile olguları izah etme yolunu tercih eder. Kuşku yok ki, ‘değerleri, ilkeleri, normları ve idealleri’ üzerinden tanımlanabilir olan yaşamın sosyolojik dinamiğini esas alan anlama çabası üzerinden yapılacak olan yorumlamalar kamuoyuna daha sahici bir anlam çerçevesi sunacaktır.
Sosyolojiye değil metodolojik determinizme dayalı açıklama şemaları ile üretilen değerlendirmeler, biçimlendirici bir siyasal tasarım (hendese) üzerinden okumalar veya açıklamalar yapmaktadır. Bu bakış açısı, toplumun siyasal beden bütünlüğünü atomize etmeyi amaçlayan bir zihin dünyasını yansıtmaktadır. Bu noktada negatif bir içerimle kullanılan ‘kutuplaşma’ kavramı, söz konusu açıklama şemaları için elverişli bir araç olarak kullanılmaktadır. Referandumun halk iradesine sunmuş olduğu iki seçenek etrafında şekillenen politik tercihleri, ‘kutuplaşma’ kavramına referansla toplumsal bir yarılmanın göstergesi olarak yorumlamak doğru değildir. Zira bu sonuç, yürürlüğe girecek olan sistemin öngörüsü doğrultusunda, politik ayrışmaları optimal bir noktada bütünleştirici blok siyasetinin dinamiğine uygunluk arz etmektedir.
Hiç kuşkusuz Türkiye’nin siyasal sosyolojisi, kategorik açıklama şemalarına referansla iki kutuplu bir eksen üzerinden okumayı mümkün kılamayacak biçimde zengin ve dinamiktir. Bu çoğulcu ve özgün sosyolojide siyasal tercihler, oldukça dinamik bir sosyo-manyetik alan üzerinde bulunmaktadır. İdeolojik kutuplarda donuklaşan değil, dinamik merkezde yoğunlaşan rasyonel bir seçmen sosyolojisi söz konusudur. Nitekim seçmen kitlesinin yaklaşık olarak yüzde seksenlik oranı, kendisini bu dinamik merkez üzerinden tanımlamaktadır.

Sonuç olarak, politik tutumunu kategorik ideolojik muhafazakârlık üzerinden tanımlayan siyasal söylemlerin verili sosyolojik dinamiğe hitap etmesi mümkün değildir. Zira bu çok değişkenli ve boyutlu dinamik üzerinden organik bir siyasal mecra ve dil üretemeyen; tersine toplumsalı üstencilikle biçimlendirmeye çalışan politik tutumların ve gösterişsel halkçılık pratiklerinin bir karşılığı yoktur.
20.04.2017

Demokratik siyasetin kurucu aktörü: Siyasi partiler

Referandum kampanyasının sıklıkla gündeme taşınan maddelerinden birisini de cumhurbaşkanının siyasi partisi ile ilişkisinin sürdürülebileceğine dair düzenlemedir. Yürütülen bu tartışma, temelinde cari demokratik sistemimizin özsel niteliğine ve sorunlu tarihsel tecrübesine ilişkin bir tartışmadır. Özü itibarıyla mevcut parlamenter sistemimiz, ‘vesayet demokrasisi’ (tutelary democracy) sistematiği ile yapılandırılan anayasal düzenimizin (1961 ve 1982) bir ürünüdür. Bu düzen, siyasi partileri ve onlar üzerinden kimliklenen ve işlevselliğini yürüten hükûmetleri sürekli biçimde apolitik müdahalelere maruz bırakmıştır. Bu müdahalelerin şekli ve öznesi tarihî sürecinde değişkenlik arz etmekle birlikte, vesayeti muhafaza etme noktasında amaçsal birlikteliğe sahip olmuştur.
Ne yazık ki müdahaleci vesayet demokrasisi, siyasi partilerimizin kurumsallaşma ve sahici bir politik gelenek oluşturma imkânını yok etmiştir. Bundan ötürü, çoğunlukla siyasi partilerimiz, siyasal katılım dinamiğine yön verebilecek düzeyde bir fikri dinamizme, müktesebata ve sistemsel olgunluğa erişememiştir. Kısıtsız ve kesintisiz demokratik siyasetin yapılanmasını imkânsız kılan bu vesayet düzeni, siyasi partileri fikirsel olarak güdükleştiren ve kurumsal olarak öğüten ayıplı bir demokrasi pratiği üretmiştir. Öyle ki Cumhuriyet tarihi boyunca vesayet sistemi açısından tehdit olarak görülen 28 siyasi parti kapatılmıştır.
Oysa ki modern demokratik yaşamın vazgeçilmez unsuru olan siyasi partiler, politik bir özne olarak yurttaşın siyasal alana katılımının temini ve siyasal temsiliyet ilişkisinin tesisi noktasında yegane kurumsal zemini oluşturmaktadır. Kamu politikalarının oluşturulması ve demokratik çoğulculuğun temini sadedinde siyasi partiler, çeşitlenmiş rekabetçi bir politik evren üretirler. Toplumsal taleplerin ve kamusal beklentilerin siyasal taleplere ve hedeflere dönüştürülmesinin etkin gücünü oluştururlar. Bu doğrultuda, parlamentoda temsiliyet hakkını elde eden siyasi partiler denetleyici işlevlerinin yanı sıra, yasama politikasının belirlenmesinde de inşai bir görev icra ederler.
Her bir siyasi parti, idealinde politik bir ütopyanın (projeksiyonun) üreticisi, takipçisi ve icracısı olmak durumundadır. Siyasi partilerin bu sorumluluğu onlar üzerinde siyasal denetimi mümkün kılar. Zira modern demokrasilerde siyasal sorumluluğu güvence altına alan kurumsal mekanizmaların başında siyasi partiler gelmektedir.
Hangi demokratik hükûmet sisteminde olursa olsun, yürütme erkini ve/ya yetkisini üstlenen kişi ya da organların siyasal sorumluluğu, siyasi partiler üzerinden tanımlanmaktadır. Bu nedenle, öngörülen sistemde bir süre ve dönem sınırlamasına tabi olan Cumhurbaşkanının hesap verebilirliği açısından siyasal sorumluluğunun tespiti ve takibi, Onun siyasi partisi ile ilişkisinin sürdürülmesine bağlıdır. Nitekim bu gerçeklikten hareketle, başkanlık sistemini benimseyen dünya anayasalarında başkanın partisi ile ilişiğini kesmesini öngören bir düzenlemeye rastlanmamaktadır. Bilakis, bazı ülke anayasalarında (örneğin, Brezilya) siyasi parti üyeliği, başkanlığa aday olabilmenin anayasal ön koşulu olarak düzenlenmiştir.
Öngörülen sistemde cumhurbaşkanının siyasi partisi ile ilişiğinin sürmesi, yasama ile yürütme erki arasında müzakereci demokratik etkileşimin sürdürülebilmesi adına önem arz etmektedir. Cumhurbaşkanı, mensubu olduğu parti grubu ile ilişkisi üzerinden parlamento çoğunluğunun diğer unsurları (partileri) ile müzakere ve uzlaşma zemini üretebilme imkânına kavuşur. Ayrıca cumhurbaşkanının ait olduğu siyasi gelenekle ilişkisinin sürmesi, siyasi sorumluluğunu pekiştirmek suretiyle ikinci döneminde icrai performansının düşmemesine dönük bir denetim mekanizması oluşturur. Siyasi partiler, toplumsal taleplerin siyasal hedeflere/projelere dönüşümünde taşıyıcı bir unsur olduğu için, cumhurbaşkanının bu sosyo-politik zemin üzerinde varlığını idame ettirmesi önemlidir. Sosyo-politik etkileşime açık örgütsel yapılanmalar olan siyasi partiler üzerinden yürütme erkine erişebilirlik ve etkin biçimde hesap sorabilirlik imkânı ortaya çıkar. Sistemin siyasal kilitlenme potansiyelini olabildiğince bertaraf edebilme adına cumhurbaşkanının siyasi partisi veya meclis grubu üzerinden istişari bir ilişki kurabilmesi önem arz etmektedir.

Sonuç olarak, cumhurbaşkanının mensubu olduğu siyasi partisi ile organik bağını sürdürebilme imkânı, öncelikle demokratik siyasal sistemin konsolidasyonu açısından hayati önemi haizdir.
30.03.2017

Sistem Reformu: Bürokratik rasyonalite ve kamu bürokrasisi

Sert kuvvetler ayrılığı ilkesi temelinde Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi, fonksiyonel anlamda yasama ve yürütme erklerinin her birinin güçlendirilmiş etkinliğini ve otonomisini öngörmektedir. Öngörülen bu sistemsel reform, devletin merkezî yönetime bağlı kamu bürokrasisinin misyon ve işlevselliği üzerinden yeniden yapılanmasını beraberinde getirecektir. Referanduma konu olan hükûmet sistemi modeli ile yeniden şekillenecek olan kamu yönetimi, hem zihniyet hem de yönetsel pratik açısından kaçınılmaz biçimde dönüşüme uğrayacaktır.
Cari olan kamu yönetimi örgütlenmemiz ve geleneğimizde hükûmet etme mevkiinde bulunan ve/ya yürütme sorumluluğuna sahip olan seçilmişler (siyasi aktörler) ile kamu bürokratları arasında gerilimli bir yönetim-sellik ilişkisinden söz edebiliriz. Rasyonalitesini yitiren bürokrasi ve bir statü egemenliğine (atanmışlar iktidarı) dönüşen bürokratik yapılanmalar, bir takım fren mekanizmaları ile seçilmişlerin icrai etkinlik ve motivasyonlarını baskılamaktadır. Bu baskılayıcı mekanizmalar, kimi zaman bürokratik yapılanmaya egemen olan davranış kalıpları üzerinden üretilmektedir.
Seçilmişler üzerinde kendisine hegemonik bir üstünlük vehmeden vesayetçi bürokrasi kültürü, ‘patrimonyal bürokratik’ anlayışın bir yansımasıdır. Bu vesayetçi kültür, sistematik biçimde üretilerek tevarüs edilen davranış kalıplarıyla içe kapalı bir yapıya dönüşmektedir. Bu içe kapalı yapı, kendi kendisini tezkiye eden ve hesap verebilirlikten uzak bir örgütsel yapılanma öngörmekte; ve kamu hizmetlerinin görülmesinde hantallık ve yetersizliklere yol açmaktadır.
Öte yandan seçilmişler (siyasi aktörler) ise, öncelikle sınırlandırılmış bir zaman ve belirlenmiş bir dönemle kayıtlı biçimde sorumluluklarını icra etmek durumundadırlar. Öngörülen sistemde Cumhurbaşkanının hükûmet etme yetkisi belirli bir süre (5 yıl) ve dönem (2 dönem) ile sınırlıdır. Bu sınırlı süre zarfında ve zaman baskısı altında hükûmetin başı olan Cumhurbaşkanı bütün yönetsel kabiliyetini ve kapasitesini ortaya koymak durumundadır. Bunun yanı sıra, icrai sorumluluğu olan seçilmiş siyasi aktörün yönetsel becerisini, yoğun politik rekabet koşulları altında ortaya koyması beklenmektedir.
Öte yandan vesayetçi bürokratik sınıf (atanmışlar) ise, kamu görevlisi olarak statüsel konumunu muhafaza etme saikiyle hareket etmektedir. Bu sistemde bürokratın temel motivasyonu, sahip olduğu statüsel durumu bütün imtiyazları ile birlikte muhafaza edebilmektir. Statü muhafızlığı saikiyle hareket eden bu kapalı bürokratik yapı, kimi zaman liyakatsizlikleri ve yetersizlikleri perdeleme işlevi görmekte; kimi zaman vizyonsuzlukla malul olan gölge bürokratlıkların kifayetsizliklerini örtmektedir. Söz konusu yetersizlik, seçilmişler tarafından belirlenmiş olan kamu politikalarının icrası ve kamu hizmetlerinin yürütülmesinde siyasal alanın dinamizmini soğurmaktadır.
Cumhurbaşkanlığı sisteminde yürütmenin süre kayıtlı demokratik meşruiyetinin temel motivasyonu ise daha etkin, yaygın, hızlı ve nitelikli bir yönetim pratiği ve kapasitesi üretmektir. Doğal olarak bu anlayış, kendi amacına hizmet edecek uygun bir kamu bürokrasisi yapılanmasını gerekli kılacaktır. O yüzden bu doğrultuda, uygun personel rejimi ve bürokratik insan kaynağı anlayışının hayata geçirilmesi zorunluluk arz edecektir.
Meşruiyet ve siyasal sorumluluk temelinde etkinliği ve otonomisi temin edilmiş olan Cumhurbaşkanlığı sisteminde yürütme erkinin icrai kapasitesine uygun biçimde, kamu bürokrasisinin liyakat ve vizyonerlik temelinde yapılanması kaçınılmazdır. Zira, mevcut sistemimizdeki çok başlılıktan ötürü bulanıklaşan yürütme sorumluluğu, sistemsel reformla birlikte tanımlı, şeffaf ve belirli hâle gelecektir. Buna bağlı olarak kamu bürokrasisinin seçilmişler üzerinde vesayet edici bir iktidar kurmasının imkânı ortadan kalkacaktır.

Sonuç olarak, öngörülen sistem reformu, kamu yönetiminde seçilmişler üzerinde kendisine güç vehmeden patrimonyal bürokratik yapılanmadan liyakat esaslı ve hesap verebilirliği yüksek rasyonel bürokratik yapıya dönüşü mümkün kılacaktır. Bu reform, bürokrasinin içe kapalı yapısının ortaya çıkardığı insan kaynağı sorunlarını minimalize edecektir. Kamu yöneticilerinin, kamusal vizyon, yetkinlik ve performans temelinde bürokraside varlık göstermelerini mümkün kılacaktır.
23.03.2017

Millî Demokratik Yurtseverlik


Yükü ağır bir coğrafi yazgıya hükümlü; derin bir tarihsel misyona yükümlü olan Aziz Milletimiz, siyasi tarihinin her bir kırılma evresini yeni bir varoluş hamlesine dönüştürebilme cesaretini ve kudretini gösterebilmiştir. Sömürü, kuşatma ve işgal girişimlerine karşı toplumsal ve siyasal benliğini bütün hücrelerine kadar harekete geçirerek varoluşsal bir mukavemet azmi ve mücadele cesareti sergileyebilmiştir. Kurtuluş mücadelesi ve kuruluş hamlesi ile Anadolu coğrafyasında inşa ettiğimiz Cumhuriyetimiz, bu çilekeş mukavemetin tarihsel bir anıtı olarak kaydedilmiştir. Bu kadim coğrafya, köklü tarihsel derinliği ve engin kültürel birikimi ile kıtasal/fiziksel sınırlarını aşan bir ufka ve boyuta sahip bir medeniyet coğrafyasıdır. Bu medeniyet coğrafyası, yirminci yüzyılın başında hegemonik emperyal güçlerin topyekun işgal hamlesine maruz kalmıştır. Sömürgeci işgal girişiminin kirli emeli, bu coğrafyayı ‘merkezsizleştirme’ ve ‘yurtsuzlaştırma’ olmuştur. Bu sömürü emelleri karşısında Milletimiz, siyasal bir tecdit ruhu ile yeniden bedenlenerek varlık mücadelesini ortaya koymuştur.
Aziz Milletimiz, bu mukavemetini küresel işgal girişiminin taşeronlarına karşı 15 Temmuz’da bir kez daha göstermiştir. Milletimiz, bu gönül coğrafyasının sömürgeleştirilmesi üzerine yürütülen kirli hesapları boşa çıkarmıştır. Demokratik siyasal sistemi akim bırakacak bütün iç ve dış müdahalelere karşı aktif direnişini ortaya koymuştur. O geceyi aydınlatan bu kutlu direniş, ‘milli demokratik yurtseverliğin’ insiyaki refleksi olarak tecelli etmiştir. Tarihe, ‘destansı bir kahramanlık’ olarak kaydedilecek olan bu direnişin var ettiği yeni siyasal durumun, ontolojik derinliği ve anlam dünyası üzerinden kavramsallaştırılması gerekmektedir. Bu manada söz konusu siyasal durum, ‘Milli Demokratik Yurtseverlik’ kavramsallaştırması ile tanımlanabilir. Bu kavramsal çerçeve bize, Millet unsurumuzu onto-politik, sosyolojik, hukuk-politik ve kültürel bağlamında kapsayıcı biçimde tanımlama imkanını sunabilir.
Kuramsal ve kurumsal açıdan tarihi siyasal hafızamız, kimi zaman kırılmalar, kimi zaman çağ gerçekliği muvacehesinde yeniden yapılanma dinamikleri üzerinden yenilenen bir Millet hafızasıdır. Bu hafıza, yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde yüzleştiği politik buhranı, siyasal aklını ve kurumsal yapılanmasını tecdit ederek aşmış; ve tarihi yürüyüşünü sürdürmüştür. Yirminci yüzyılın ortasında yapısal bir yenilenmeyle Milletimiz, çok partili demokratik siyasal sistemi benimsemiştir. Bu, modern demokratik sistemin enstrümanları üzerinden kendisine politik özne olarak siyasal alan ve imkan bulan bir toplumun siyaset dinamiğini ifade etmektedir. Milletimiz, demokratik sistemi yalnızca bir yönetim mekaniği ve modeli olarak değil, sosyolojik bir kabullenişle içselleştirmiştir. Bu, milletin devlet ile olan ilişkisinde siyasal temsil açısından bir idealite olarak benimsenmiştir. Demokratik siyasal sistemi inkıtaya uğratacak müdahalelere karşı sergilenen toplumsal aktivizmin temelinde sosyolojik kabullenişin yer aldığı ifade edilmelidir.
Milli olmak (Millilik) ise, ‘kimlik siyaseti’ değil, ‘değer siyaseti’ üretmektir. Milli olmak, ‘parti siyaseti’ değil, ‘ülke ve millet siyaseti’ gütmektir. Ülke siyaseti, Yenikapı ruhuna sadakatle Milliyetçi Hareket Partisi’nin ortaya koyduğu politik tutumun adıdır. Milli olmak, güncel politik pragmanın prangasına boyun eğmemektir. Milli olmak, ‘ikbal siyaseti’ değil, ‘istikbal ve istiklal siyaseti’ gütmektir. Milli olmak, paryacılığı kendilerine siret edinenlere yüreklice karşı durmaktır. Milli olmak, bürokratik ve politik kalpazanlar ile sahte otoritelerin vesayetine teslim olmamaktır. Milli olmak, Ülkenin beşeri sermayesini küresel mahfiller için devşirme emeli güden bedbahtlara karşı meydan okumaktır. Milli olmak, kolektivist kadroculuğun her türüne karşı asil bir duruş sergileyerek vatan evlatlarını kucaklamaktır. Milli olmak, kalkınmanın kolektivist kayırmacılığa inkıyatla değil, liyakatle mümkün olabileceğine inanmaktır.
Yurtseverlik ise, vatan sevgisinin bir inanç ve/ya değer konusu olarak Millet hafızasında kodlanmasıdır. Yurtseverlik, yazgılı olduğumuz coğrafyayı bütün tarihi yükü ve mirası ile yürekten yurt tutmaktır. Yurtseverlik, Milletin kök değerlerine aidiyettir. Yurtseverlik, tasa ve kıvançta bütünleşmektir. Yurtseverlik, Millet vicdanında yurt kurmayı erek bilmektir. Yurtseverlik, Milletin değerlerine sadakat göstermektir.

Sayın Cumhurbaşkanımızın ‘Milli Demokratlık’ kavramsallaştırması da 15 Temmuz’un var ettiği sosyo-politik ruhun 16 Nisan’a uzanan sosyolojik ve siyasal hattını ifade etmektedir.
20.03.2017

Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi


Anayasa Değişiklik Kanununun 8. maddesi, mevcut anayasamızda ‘sorumsuz olan’ cumhurbaşkanının ‘görev ve yetkilerini’ düzenleyen 104. maddesine ilişkin bir değişiklik öngörmektedir. Bu değişiklik, tek başlı yürütme erkinin icrâî görev ve yetkilerini ‘Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemine’ uygun biçimde yeniden düzenlemektedir. Atipik parlamenter sistemimizde ‘vesayet muhafızlığı’ payesi verilen cumhurbaşkanlığı makamının yetki alanı, yetki-sorumluluk dengesi doğrultusunda başkanlık sistemine uygun şekilde yeniden tanzim edilmektedir. Bu çerçevede, cumhurbaşkanının yürütme yetkisine ilişkin konularda ‘Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’ çıkarabileceği öngörülmüştür.
Kararname yetkisi, başkanlık sistemine özgü yönetimsel bir enstrüman olarak ortaya çıkmıştır. İlgili sisteme özgü bu doğal yetki, doğrudan demokratik meşruiyete sahip olan tek kişilik yürütmenin kendi erksel alanına ilişkin öngörülmüş bir yetki olup, ‘yönetimin etkinliğini ve hesap verebilirliğini’ temin edici bir aygıt olarak tasarlanmıştır. Bu yetki üzerinden yürütme, kamusal politikalarını belirleme ve bu doğrultuda performatif kapasitesini ortaya koyma imkânına kavuşur. Denge-denetleme mekanizması açısından bu yetkinin sistemsel sınırları zorlayıp zorlamadığı; veya sistemin öngördüğü sert kuvvetler ayrılığı ilkesini aşındırıp aşındırmadığı meselesi gündeme gelmektedir.
Yetki unsuru açısından Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi, yürütme görev ve yetkisi uhdesinde olan tek kişilik hükûmetin başı olarak cumhurbaşkanına özgülenmiştir. Konu unsuru açısından ise bu yetki, çift-yönlü bir sınırlandırmaya tabi tutulmuştur. Bunlardan ilki, yasama ile yürütme arasındaki ilişkilerin dengeleyici-denetleyici bir çerçevede tanzimi açısından sınırlayıcı anayasal hükümler öngörmüştür. Bu doğrultuda ilgili düzenleme, bu yetkinin sınırlarını şöyle belirlemiştir. a. ‘Anayasada yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile siyasi haklar ve ödevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenemez’; b. Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz’; c. Kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz; d. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler bulunması hâlinde, kanun hükümleri uygulanır’; e. ‘TBMM’nin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hâle gelir.’
Konu unsuru açısından ikinci sınırlayıcı çerçeve, yürütmeye dair anayasadan kaynaklanan 6 asli yetki belirlenmek suretiyle gerçekleşmiştir. Bunlar; ‘Cumhurbaşkanı yardımcıları, Bakanlar ve üst kademe Kamu yöneticilerini atama ve görevden alma (m. 104); Bakanlık teşkilatlarının kurulması ve mevcut bakanlıkların teşkilat yapısında değişiklik yapabilme (m. 106); MGK sekreterliği teşkilat ve görevleri (m. 118); Yürütme alanında kamu tüzel kişiliği kurma (m. 123); Genelkurmay Başkanını atama (m. 117); Devlet Denetleme Kurulu (m. 108) ile ilgili kararname yetkileridir.
Denetim unsuru açısından değerlendirildiğinde bu yetki, yargısal denetime açıktır. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, anayasal yargı denetimine (‘soyut norm denetimi’) tabi kılınmıştır (m. 148). Ayrıca, ‘somut norm denetimi’ yoluyla da yargısal denetim imkânı söz konusudur. Bunun yanı sıra, Cumhurbaşkanı kararnameleri idari yargı denetimine de tabidir.
Mevcut anayasamızda olağanüstü hâl rejiminin bir unsuru olan sıkıyönetimin (m. 122) kaldırılmasını öngören yeni sistem, ‘Olağanüstü Hâl Kanun Hükmünde Kararnamelerine’ ilişkin hukuki rejimi değiştirmektedir. Buna göre, 6 ay sınırı ile OHAL ilan edebilecek olan Cumhurbaşkanının MGK’dan görüş alma zorunluluğu kaldırılmıştır. OHAL Kararının aynı gün Resmî Gazete’de yayımlanması ve TBMM onayına sunulması koşulu getirilmiştir. OHAL süresince Cumhurbaşkanına Kararname çıkarma yetkisi, ‘3 ay içinde Meclis kararına bağlanmadığı takdirde kendiliğinden yürürlükten kalkacağı hükmüyle’ etkin yasama denetimine tabi kılınmıştır.

Mevcut sistem ile öngörülen sistemin mukayesesini yapan argümantasyonlar sıklıkla yöntemsel sorunlar taşımaktadır. Önerilen sistem, bizatihi özgül amaçları ve bunlara uygun denge unsurlarına sahip olup olmadığına göre değerlendirilmelidir. Bu durumu göz ardı eden önermeler, ‘alakasız amaç safsatası’ adı verilen bir tür sofistik çürütme ile maluldür. Her sistemin kendi amaçları ve bu amaçları gerçekleştirmeye yönelik araçları üzerinden değerlendirilmesi gerekmektedir. Sonuç olarak, önerilen sistem ile tesis edilmesi öngörülen iktidar gücü dağılımının ve denge unsurlarının Cumhurbaşkanlığı sisteminin ruhuna ve amacına uyarlı olduğu söylenmelidir.
16.03.2017

‘Tarafsızlık’ Mistifikasyonu: Partili Cumhurbaşkanlığı

Anayasamızın 101/4. maddesi ‘Cumhurbaşkanının tarafsızlığını’ temine yönelik olarak şu düzenlemeyi getirmiştir: ‘Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir...’ Referanduma konu olan ‘Anayasa Değişikliği Kanunu’ ise Cumhurbaşkanının partisi ile ilişiğinin kesilmesi yükümlülüğünün kaldırılmasını öngörmektedir. Bunun üzerinden cumhurbaşkanının ‘tarafsızlığı’ ve ‘partili olması’ tartışması yürütülmektedir.
Zihinsel kodları açısından değerlendirildiğinde bu tartışma, siyaseti ve siyasi partileri epistemik bir güvensizlik üzerinden tanımlamaktadır. Yüceltilen bürokratik iktidar karşısında güvensizliğe mahkûm edilen siyasal iktidar, halk iradesini temsiliyet noktasında sistematik biçimde zaafa uğratılmaktadır. Bu güvensiz politik episteme, 1961 ve 1982 Anayasaları ile kurulan vesayet düzeni adına toplumu depolitizasyona tabi tutmayı amaçlamıştır. Vesayet düzeni, siyasal iktidarın sürekli biçimde erimesine yol açan ‘merkezkaç güç’ olarak tahkim edilmiştir. ‘Tarafsızlık’ mistifikasyonu ile örtbas edilmeye çalışılan ‘paternalist vesayetçi tutum’, demokratik siyasetin kurumsallaşmasını akim bırakmıştır.
‘Demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları’ (m. 68) olarak nitelendirilen siyasal partiler, ‘demokratik devlet ve toplum düzeni içinde millî iradenin oluşmasını’ amaç edinirler. Bu amaca hizmetle siyasi partiler, demokratik hükûmet yapılanmasının esasını oluştururlar. Tarihî kökeni açısından varlık gerekçesi, ‘yurttaşın siyasi faaliyette bulunma hakkına’ müstenit olan siyasi partiler, modern demokrasileri nitelemektedirler. Demokratik düzende siyasi partiler, siyasal hakların kullanımı bakımından bir imkân/zemin var etmektedir. Bütün demokratik hükûmet sistemleri açısından siyasi iktidarlar, siyasal parti/ler tarafından kurulan hükûmetlerce oluşturulmaktadır.
Mevcut atipik vesayetçi parlamenter hükûmet sistemimizde cumhurbaşkanı, ‘partiler üstü’ ve ‘tarafsız’ bir figür olarak konumlandırılmasına rağmen paradoksal biçimde aşırı icrâî yetkilerle donatılmıştır. Cumhurbaşkanlığı makamı, siyasal alanı paternalistik biçimde tanzim edici ve gerektiğinde siyasi aktörleri hizaya getirici bir vesayet odağı olarak tasarlanmıştır. 1961 ve 1982 Anayasalarının sistemsel motivasyonu, bu makamı vesayetçi demokrasiyi sürdürecek aktörlere tevdi etmek olmuştur. O yüzden cumhurbaşkanlığı seçimleri, serbest demokratik rekabet süreciyle değil; bu ‘dispolitik sistemin’ içkin hedeflerine hizmet etmesi beklenmeyenlerin tasfiyesi biçiminde uygulanmıştır. Seçimler, kimi zaman şantaj ve tehdit gibi hukuk dışı müdahaleler, yapay politik gerilimler ve krizlerle şaibeli hâle getirilmiştir.
Yine bir krize dönüştürülen cumhurbaşkanı seçimi üzerinden gerçekleşen 2007 Anayasa değişikliğiyle cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinin kabulü; ve buna bağlı biçimde adayların seçim kampanyası yürütmesi imkânı, maddi anlamda ‘tarafsızlık’ ilkesini anlamsızlaştırmıştır. Bu durum, 1982 Anayasasının klasik parlamentarizmin sınırlarını aşan cumhurbaşkanlığı makamının hukuki rejimini daha da atipikleştirmiştir. Kendisine iki defa seçilme hakkı tanınan cumhurbaşkanının sahip olduğu icrâî yetkileri üzerinden siyasi sorumluluğunun öngörülmesi siyasal tarafsızlık olasılığını izale etmiştir. Bu durumda mevcut sistemde cumhurbaşkanı için ancak, devletin başı olarak ‘Türkiye Cumhuriyetini’ ve ‘Milletin Birliğini’ temsili açısından tarafsızlık ilkesi söz konusudur.
Cumhurbaşkanlığı sistemi ise, öngörmüş olduğu doğrudan demokratik meşruiyet imkânı üzerinden ‘hükûmet kurucu’ halk iradesinin aracısız biçimde tezahürüne olanak sağlamaktadır. Bu öngörü, mensubu olduğu siyasi parti ile ilişiğini kesmek suretiyle sözde ‘tarafsız’ olup, yetkili ve fakat sorumsuz olan cumhurbaşkanının yerine; hukuken ve siyaseten sorumlu bir cumhurbaşkanlığı öngörmektedir.
Öngörülen sistemde, yürütmenin başı olan cumhurbaşkanının tarafsızlığı temsil ve icrâî sorumluluğu açısından net bir biçimde belirlenmiştir. ‘Devletin temsili’ ve ‘hükûmet etme sorumluluğu’ açısından cumhurbaşkanının tarafsızlığı, şeklî anlamda parti ile ilişiğinin kesilmesi yoluyla değil; hukuki ve siyasi sorumluluk üzerinden etkin bir güvence mekanizmasıyla tayin edilmiştir. Önerilen model, halkoyu ile seçilen cumhurbaşkanının mensubu olduğu siyasi partisiyle ilişiğini kesmesini öngören fiilen imkânsız ve atipik olan durumu esas almamıştır. Zira siyasi parti mensubiyeti olan birisinin siyasal yaklaşımları açısından tarafsızlığını iddia etmek ne olası ve ne de olağandır.

Sonuç olarak, cumhurbaşkanının tarafsızlığı miti, mükemmelliğe yönelik bir beklentinin ifade edilmesinden ziyade kusurlu bir gerçekliğin perdelenmesine hizmet etmektedir. Öngörülen düzenleme, Cumhuriyet tarihimizin bütünü içerisinde asla gerçekleşmemiş olan zorlama bir ideali değil, siyasi pratiklerimizin tarihsel gerçekliğini göz önünde bulunduran isabetli bir düzenlemedir.
09.03.2017

Temsilde Adalet ve Yönetimde İstikrar

Halk oylamasına sunulacak olan ‘Anayasa Değişikliği Kanunu’, yalnızca hükûmet sistemi reformu değil; bunun yanı sıra ‘siyasal temsil (milletvekili sayısı) ve seçilme hakkı (yaş)’ gibi siyasal haklara ilişkin de düzenlemeler içermektedir. Bu çerçevede ilgili kanunun ikinci maddesi Türkiye Büyük Millet Meclisine seçilecek üye sayısını 550’den 600’e çıkarmayı öngörmektedir.
Demokratik temsil hakkı açısından önem arz eden ‘Milletvekili sayısını’ düzenleyen 1982 Anayasasının 75. maddesi ilk hâlinde temsilci/parlamenter sayısını 400 olarak belirlemiştir. O dönemde ülkemizde seçmen sayısı 20 milyon civarındadır. 1987 yılında ilk kez değişikliğe uğrayan bu maddede milletvekili sayısı 450’ye çıkarılmıştır. Bu dönemde ise kayıtlı seçmen sayısı 26,4 milyondur. Daha sonra 1995 yılında ikinci kez yapılan değişiklikle TBMM ‘550 milletvekilinden oluşur’ şeklinde düzenlenmiştir. İlgili dönemde seçmen sayısı 34,1 milyondur. Bugüne geldiğimizde ise temsilî vekalet sorumluluğunu üstlenecek olan 550 milletvekiline ve/ya temsilciye karşılık, 56,9 milyon seçmen bulunmaktadır.
Ontolojik ve siyasal anlamda ‘egemenlik hakkı kayıtsız ve koşulsuz’ biçimde bizatihi milletin uhdesinde olan bir haktır. Modern temsilî demokrasi, bu hakkın kullanılması noktasında, temsilcilere yetki devrini öngörmektedir. En üstün iradeyi oluşturan egemenlik hakkının kullanılması amacıyla millet tarafından temsilcilere delege edilen bu yetkinin kolektif bir temsil ilişkisi olduğunu ifade etmeliyiz. Buna uygun biçimde temsilî vekalet anlayışını benimsemiş olan anayasamız 80. maddesinde ‘Milletin temsili’ başlığıyla bu bütüncüllüğü ifade etmiştir. Bu düzenlemeye göre, TBMM üyeleri ‘seçildikleri bölgeyi veya kendilerini seçenleri değil, bütün milleti temsil ederler.
‘Siyasi Haklar ve Ödevlere’ ilişkin düzenlemeler kapsamında anayasamızın 67. maddesi ‘Seçim kanunlarının temsilde adalet ve yönetimde istikrar ilkelerini bağdaştıracak biçimde düzenleneceğini’ hüküm altına almıştır. Bu doğrultuda ‘temsilde adalet’ ile ‘yönetimde istikrar’ ilkelerini bağdaştırıcı bir yasal düzenleme yapmak adına 1983’te Seçim Kanununda %10’luk ülke geneli seçim barajı getirilmiştir. Yönetimde istikrarı temin edebilmek adına, maddi anlamda temsilde adalet ilkesi bir ölçüde feda edilmiştir. Bu durum, temsil olunan millet iradesinin maddi ve de şeklî anlamda adil biçimde meclise yansımasına ve ‘bütün milletin temsili ilkesine’ aykırılık teşkil etmiştir.
Milletin bütünlüğünü temsil sadedinde milletvekilinin yalnızca seçildiği seçim çevresinde bulunan seçmenleri değil, onto-politik bir varlık olarak milletin tümünü temsil etmesi öngörülmektedir. Ancak temsil adaletinin şekli unsuru açısından, aslî ve devredilemez iradenin temsilcilerinin sayısı da önem arz etmektedir. Temsilci sayısının, ülkenin artan nüfusu ve demografik yapısını da gözeterek revize edilmesi bir zorunluluktur. Her ne kadar ‘temsilde bütünlük ilkesi’ esas olsa da, bazı seçim çevrelerinin temsili açısından eksik temsil durumu söz konusudur. Seçim çevrelerinin (özellikle kentler) genişliğine göre seçmen sayısı ve seçilen temsilcinin alması gereken oy sayısı açısından dramatik farklılıklar söz konusu olabilmektedir.
Ülkelerin nüfusu ile milletvekili sayıları açısından bir mukayese yapıldığında ciddi bir temsil açığı söz konusudur. Türkiye’de yaklaşık 80 milyonluk nüfus, 550 milletvekili ile temsil edilmektedir. 80 milyon nüfusu olan Almanya’da ise temsilci/parlamenter sayısı 699’dur. 2017 yılı verilerine göre 66 milyon 991 bin nüfusu bulunan Fransa’nın ise, 2016 yılı verilerine göre 44 milyon 834 bin olan seçmen sayısını 925 temsilci temsil etmektedir. Ülkemizde takriben 136 bin kişiye 1 temsilci; 103,5 bin seçmene ise 1 temsilci düşmektedir. Avrupa’da ortalama 50 bin kişiyi, 1 temsilci veya parlamenter temsil etmektedir.

Sonuç olarak, temsilî vekalet ilişkisi bağlamında önerilen bu değişikliği ülkemizin eksik temsil sorununa getirilmiş bir çözüm önerisi olarak değerlendirmek mümkündür. Milletvekili sayısında öngörülen bu artış temsilde adaletin sağlanması yönünde atılmış önemli bir adım olmasının yanı sıra, genel olarak meclisin ve şahsen milletvekillerinin daha verimli çalışabilmesi imkânlarını da artıracaktır. Ayrıca, önerilen sistemde Yürütmenin (Cumhurbaşkanı) doğrudan meşruiyet temelinde halk oyu ile belirlenecek olması, temsiliyet noktasında ölçülülük ilkesine aykırılık teşkil eden bir kısıt olmaksızın yönetimde istikrar ilkesinin de teminatını oluşturacaktır.
02.03.2017