Cumhurbaşkanlığı Sistemi: Regülatör Devlet


Doksan üç yıllık Cumhuriyet tarihimizde 65. Türkiye Hükûmetini kurmuş bir Parlamenter sistem içinde yeni bir yüzyılın ilk çeyreğindeyiz. Hükûmet ve beraberinde siyasal istikrarsızlıklara neden olan parlamenter sisteme özgü politik pratiklerimiz, yaklaşık yarım yüzyıldır hükûmet sistemi meselesini gündemimize taşımaktadır.
Türkiye, kendi siyasi ve sosyolojik gerçekliği üzerinden hükûmet sistemini reforme etmeyi amaçlayan tarihî bir girişimin eşiğindedir. Mevcut sistemde parti/ler demokrasisi üzerinden üretilen siyasal pratiğimizin bir misyon ve vizyon daralması ile malul olduğunu görmekteyiz. Cari sistemde yeni bir siyaset vizyonu üretme kapasitesinin oldukça sınırlı olduğunu gözlemliyoruz. Siyasetin meslekleşmesi ile kendilerine varlık zemini bulan siyaset kurumu ve politik aktörler, siyasal alanı dinamize etmekten uzaktır. Söz konusu sorunlu durum, iç siyasal düzenimizin yeniden yapılanmasını kaçınılmaz biçimde zorunlu kılmaktadır.
Dünyada egemen olan sosyo-politik ve sosyo-ekonomik dönüşümler ile değişen güvenlik paradigmaları doğrultusunda şekillenen devlet iktidarı anlayışı sistem reformunu gerektirmektedir. Zira devletlerin, sistem reformunu gerekli kılan dâhili/içsel ve harici/dışsal dinamiklere kayıtsız kalması mümkün değildir. Söz konusu harici/dışsal dinamikler, küresel dünyada devlet anlayışı noktasında yaşanan dönüşümler üzerinden tanımlanabilir.
Kökenine dair çeşitlenen kuramları paranteze alarak unsurları üzerinden tanımlamak gerekirse devlet, G. Jellinek tarafından ‘insan, egemenlik ve ülke unsurlarından müteşekkil bir varlıktır.’ Zorunlu göçler ve nüfus hareketleri yoluyla çeşitlenen ve/ya çoğulculaşan insan unsuru; küreselleşme gibi çağ dinamikleriyle aşınan egemenlik unsuru; hâkim olan iktisadi paradigma; ve değişen güvenlik konsepti gibi dinamiklerle devlet, ‘rol, fonksiyon ve yapısal düzen’ açısından dönüşüm geçirmektedir. Dünya siyasi tarihinde 16-18. yüzyıllar arasında Merkantilist ekonomik düşüncenin öngördüğü bir devlet anlayışı egemen olmuştur. 18. yüzyılda egemen paradigma olan siyasal ve ekonomik liberalizmin öngördüğü ‘jandarma devlet’ anlayışı ise, devletin alanını ‘adalet, güvenlik ve savunma’ işlevleri ile sınırlandırmıştır.
Ancak 1929 ekonomik buhranından sonra Keynesyen düşünce doğrultusunda ortaya çıkan ‘müdahaleci devlet’ tasavvuru, devletin etkinlik alanını genişleterek sosyal devlet anlayışını yerleştirmiştir. Küreselleşme süreciyle birlikte, özellikle 1980’li yıllardan bu yana, neo-liberal düşünceler çerçevesinde devletin yeniden sınırlandırılması düşüncesi egemen olmuştur. Bu, 18. yüzyılda ortaya çıkan klasik liberalizme bir dönüştür. Neo-liberalizm, ekonomiyi devletin değil Adam Smith’in öngörmüş olduğu ‘görünmez bir el’ olarak adlandırdığı dinamiğin yönetmesi gerektiği ilkesine dayanmaktadır. Sistem, ‘piyasaların üstünlüğü; özelleştirme; sermaye, mal ve hizmetler dolaşımının tam serbestliği; ve kamu harcamalarının azaltılması’ gibi temel unsurlar üzerinden işlemektedir.
Bu yüzyılın başında 11 Eylül saldırısı ve 2008’de yaşanan ekonomik kriz, devletin rolü konusunda paradigmatik bir dönüşüm sürecini başlatmıştır. Küresel siyasi, iktisadi, sosyal ve güvenlik politikalarında dinamik bir değişkenlik yaşanmıştır. Söz konusu alanlarda devlet, ‘düzenleme, denetleme, yönetme ve yönlendirme’ fonksiyonları ile ‘regülatör devlet’ kimliğine bürünmüştür. Bu siyasal yenilenme sürecinde devlet aygıtı, sahip olduğu üç temel erk üzerinden regülatif bir işleve/güce sahip olma eğilimindedir. Bunlardan yasama organı, etkin biçimde devletin temel politikalarının yasal zeminini hazırlayacaktır. Yürütme erki, yasal çerçevede regülatif bir işlevsellikle icrai yetkilerini kullanacaktır. Yargı erki ise, yasama ve yürütme üzerindeki denetleyici fonksiyonunu bağımsız ve tarafsız biçimde icra edecektir.
İçinde bulunduğumuz küresel dönem, devletin regülatif bir yapılanma ile erklerinin özerk biçimde konsolidasyonunu gerektirmektedir. Bu, ‘güçlü ve otonom yasama; güçlü demokratik yürütme; ve bağımsız/tarafsız demokratik yargı’ anlamına gelmektedir. Yalnızca ekonomik anlamda değil, daha geniş anlamıyla bir ‘regülasyon siyasetinin’ varlığı ile karşı karşıyayız.

Sonuç olarak, özgürlükler ve kamu güvenliği ile ekonomi politikalarının belirlenmesinde ve uygulanmasında; sosyal regülasyon anlamında toplumsal refahın artırılması, sürdürülebilir kalkınma, çevre ve sosyal güvenlik politikaları gibi alanların tanziminde ‘devletin regülatif müdahilliğinin’ egemen bir trend olduğu görülmektedir. Bu yüzden, Cumhurbaşkanlığı Sistemi reformu bu küresel siyasal dönüşümün zorunlu kıldığı bir reform olarak değerlendirilmelidir.
23.02.2017