Akademya’ya mensubiyet ve üniversitelerimiz

Dünyada yükseköğretim alanında egemen olan okullaşma, globalleşme, büyüme ve ticarileşme trendi Türk yükseköğretiminde de kendisini yoğun biçimde son onlu yıllarda göstermektedir. Artan okullaşma oranları ve sayıca çoğalan yükseköğretim kurumları bunun göstergesidir. Tüm bu göstergeler, kaçınılmaz biçimde sahip olduğumuz demografik, sosyolojik, ekonomik vd. dinamiklerin bir gereği olarak açıklanabilir. Ancak hem dâhili dinamiklerin ve hem de global trendin bir gereği olarak ortaya çıkan bu tablonun öze taalluk eden sorunlu bir boyutunun bulunduğu kuşku götürmez bir gerçektir. O da şudur: Üniversitelerimiz bütün kurumsal cesametlerine rağmen ciddi bir öz yitimine maruz kalmışlar ve varoluşsal bir bunalıma duçar olmuşlardır.
Yüksek düzeyde bilgi üretiminin ve öğretiminin özerk tarihi kurumsal varlığı olarak inşa edilmiş olan üniversitelerin varoluşsal özü, akademya/akademos kavramının ruhunda mündemiçtir. Pozitivistik bilim ve teknoloji çağının ağır darbesinden bu yana öz yitimine uğrayan üniversitenin deyim yerindeyse metafizik sürgünü devam etmektedir. Hakikatin karşısına pragmayı, teorik aklın karşısına pratik aklı, bilgeliğin karşısına bilgiçliği, olgunun karşısına algıyı, sözün karşısına imgeyi, bilginin karşısına enformasyonu ikame eden küresel çağın öğütücü aklı karşısında akademyanın beslediği üniversiter akıl ağır bir darbe daha almıştır.
Bir bilgi, hikmet ve bilgelik muhiti olarak tasarımlanan akademya, küreselleşmiş bilgi tacirliğinin işgaline maruz kalmış olan üniversitelerin metafizik umdesi olmaktan çıkmıştır. Üniversiteler, akademyaya özgü üniversal dilini, habitatını, tinsel dokusunu ve kültürünü tümüyle yitirmeye yüz tutmuştur.
Bir yitik değer olarak akademya, hakikat bilgisi ile tâlibi ya da mensubu arasında ontolojik bir mensubiyet ve mertubiyet ilişkisi öngörür. Bu ilişkinin mevzusu, varlığın bilgisidir (ilmi); gayesi ise, hakikatin bilgisine ermektir. Talip olan ile matlûb olan arasındaki ilişki bir ivaz ve/ya çıkar ilişkisi değildir. Zira akademos’un varlık sebebi, hakikatin bilgisine ve bilgeliğe yurt olmaktır.
Akademos, bir entelektüel muhittir. Akademos, bir felsefi tutum, ontolojik perspektif, metodolojik zemin ve epistemik muhittir. Sınırları, sakinlerinin (akademicus) ufku ile belirlenen bir muhittir. Etrafı bilgelik duvarı ile çevrili bir muhittir. Varlığı bütün yönleriyle ihata edebilmenin utkusu ile şevklenen bir muhittir. Bilgi simsarlarına, malumat kalpazanlarına ve makam kurnazlarına kapıları tümüyle kapalı olan bir muhittir. Akademya, kökleşerek varlık bulan bir ilim ve tedris geleneğinin üretildiği muhittir. Zira hakikatin bilgisine erme çabası bir geleneğe tabiiyet ile mümkündür. Bizatihi akademya, bir felsefe, bilgelik ve fikriyat üretme geleneğinin kendisidir.
Akademos, birçok veçhesi ile bir medeniyetin kendisini bilgi ve hikmet temelinde ürettiği bir kültür havzasıdır. Akademos, bilgi üretimi ve aktarımının sosyo-kültürel ve entelektüel bağlamıdır. Bu kültür havzasına gerçek anlamda mensubiyet, kayırmacılık ve ırsiyet üzerinden değil, ancak liyakat ve ehliyet üzerinden gerçekleşir. Akademos’un ruhuna mensubiyet, akademik aklın meslekileşmesinin ve memuriyete dönüşmesinin önündeki en büyük engeldir. Zira akademik iş, sanatsal bir icradır. Fakülteler, bu sanatsal icranın meskenleridir. Akademos, bilgi ve bilgeliğin disiplinize edilmiş ahlaki bir formudur. Bu ahlaki form, bilgiçlik, kurnazlık ve malumatfuruşluğu sıradanlaşmanın göstergeleri olarak etiketlemektedir. Çünkü akademos, sıradanlık ve/ya sathilik karşısında geliştirilmiş bir bilinçlilik durumudur. Akademyaya mensubiyet, hayal gücüne ve tahayyüle sevk eden bir iklimdir. O yüzden felsefesiz ve kuramsız bir üniversite hayalciliği bir heyuladır.
Sonuç olarak, küresel trendler üzerinden yapılandırdığımız üniversitelerimiz birçok global akranları gibi varoluşsal bunalımla yüzleşmektedir. Üniversitelerimizin akademos felsefesi üzerinden yapılandırılabilmesi adına esaslı sorulara yanıt arayan bir yükseköğretim politikasına ihtiyacımız aşikârdır. Global trendleri ihya etmekten öte, bir akademi ruhu inşa etmeye mecburuz. Salt rutini ve gündelik olanı tedvir eden pratik akla değil, perspektif vaz’ eden inşaî teorik akla ihtiyacımız bulunmaktadır. Sığlaşmayı ve tek biçimciliği formalize eden kurumsallaşma ve kalite politikaları; terfi ve teşvik sistemleri ile bu idealin gerçekleşmesi imkânsızdır.