Cumhurbaşkanlığı Sistemi: Regülatör Devlet


Doksan üç yıllık Cumhuriyet tarihimizde 65. Türkiye Hükûmetini kurmuş bir Parlamenter sistem içinde yeni bir yüzyılın ilk çeyreğindeyiz. Hükûmet ve beraberinde siyasal istikrarsızlıklara neden olan parlamenter sisteme özgü politik pratiklerimiz, yaklaşık yarım yüzyıldır hükûmet sistemi meselesini gündemimize taşımaktadır.
Türkiye, kendi siyasi ve sosyolojik gerçekliği üzerinden hükûmet sistemini reforme etmeyi amaçlayan tarihî bir girişimin eşiğindedir. Mevcut sistemde parti/ler demokrasisi üzerinden üretilen siyasal pratiğimizin bir misyon ve vizyon daralması ile malul olduğunu görmekteyiz. Cari sistemde yeni bir siyaset vizyonu üretme kapasitesinin oldukça sınırlı olduğunu gözlemliyoruz. Siyasetin meslekleşmesi ile kendilerine varlık zemini bulan siyaset kurumu ve politik aktörler, siyasal alanı dinamize etmekten uzaktır. Söz konusu sorunlu durum, iç siyasal düzenimizin yeniden yapılanmasını kaçınılmaz biçimde zorunlu kılmaktadır.
Dünyada egemen olan sosyo-politik ve sosyo-ekonomik dönüşümler ile değişen güvenlik paradigmaları doğrultusunda şekillenen devlet iktidarı anlayışı sistem reformunu gerektirmektedir. Zira devletlerin, sistem reformunu gerekli kılan dâhili/içsel ve harici/dışsal dinamiklere kayıtsız kalması mümkün değildir. Söz konusu harici/dışsal dinamikler, küresel dünyada devlet anlayışı noktasında yaşanan dönüşümler üzerinden tanımlanabilir.
Kökenine dair çeşitlenen kuramları paranteze alarak unsurları üzerinden tanımlamak gerekirse devlet, G. Jellinek tarafından ‘insan, egemenlik ve ülke unsurlarından müteşekkil bir varlıktır.’ Zorunlu göçler ve nüfus hareketleri yoluyla çeşitlenen ve/ya çoğulculaşan insan unsuru; küreselleşme gibi çağ dinamikleriyle aşınan egemenlik unsuru; hâkim olan iktisadi paradigma; ve değişen güvenlik konsepti gibi dinamiklerle devlet, ‘rol, fonksiyon ve yapısal düzen’ açısından dönüşüm geçirmektedir. Dünya siyasi tarihinde 16-18. yüzyıllar arasında Merkantilist ekonomik düşüncenin öngördüğü bir devlet anlayışı egemen olmuştur. 18. yüzyılda egemen paradigma olan siyasal ve ekonomik liberalizmin öngördüğü ‘jandarma devlet’ anlayışı ise, devletin alanını ‘adalet, güvenlik ve savunma’ işlevleri ile sınırlandırmıştır.
Ancak 1929 ekonomik buhranından sonra Keynesyen düşünce doğrultusunda ortaya çıkan ‘müdahaleci devlet’ tasavvuru, devletin etkinlik alanını genişleterek sosyal devlet anlayışını yerleştirmiştir. Küreselleşme süreciyle birlikte, özellikle 1980’li yıllardan bu yana, neo-liberal düşünceler çerçevesinde devletin yeniden sınırlandırılması düşüncesi egemen olmuştur. Bu, 18. yüzyılda ortaya çıkan klasik liberalizme bir dönüştür. Neo-liberalizm, ekonomiyi devletin değil Adam Smith’in öngörmüş olduğu ‘görünmez bir el’ olarak adlandırdığı dinamiğin yönetmesi gerektiği ilkesine dayanmaktadır. Sistem, ‘piyasaların üstünlüğü; özelleştirme; sermaye, mal ve hizmetler dolaşımının tam serbestliği; ve kamu harcamalarının azaltılması’ gibi temel unsurlar üzerinden işlemektedir.
Bu yüzyılın başında 11 Eylül saldırısı ve 2008’de yaşanan ekonomik kriz, devletin rolü konusunda paradigmatik bir dönüşüm sürecini başlatmıştır. Küresel siyasi, iktisadi, sosyal ve güvenlik politikalarında dinamik bir değişkenlik yaşanmıştır. Söz konusu alanlarda devlet, ‘düzenleme, denetleme, yönetme ve yönlendirme’ fonksiyonları ile ‘regülatör devlet’ kimliğine bürünmüştür. Bu siyasal yenilenme sürecinde devlet aygıtı, sahip olduğu üç temel erk üzerinden regülatif bir işleve/güce sahip olma eğilimindedir. Bunlardan yasama organı, etkin biçimde devletin temel politikalarının yasal zeminini hazırlayacaktır. Yürütme erki, yasal çerçevede regülatif bir işlevsellikle icrai yetkilerini kullanacaktır. Yargı erki ise, yasama ve yürütme üzerindeki denetleyici fonksiyonunu bağımsız ve tarafsız biçimde icra edecektir.
İçinde bulunduğumuz küresel dönem, devletin regülatif bir yapılanma ile erklerinin özerk biçimde konsolidasyonunu gerektirmektedir. Bu, ‘güçlü ve otonom yasama; güçlü demokratik yürütme; ve bağımsız/tarafsız demokratik yargı’ anlamına gelmektedir. Yalnızca ekonomik anlamda değil, daha geniş anlamıyla bir ‘regülasyon siyasetinin’ varlığı ile karşı karşıyayız.

Sonuç olarak, özgürlükler ve kamu güvenliği ile ekonomi politikalarının belirlenmesinde ve uygulanmasında; sosyal regülasyon anlamında toplumsal refahın artırılması, sürdürülebilir kalkınma, çevre ve sosyal güvenlik politikaları gibi alanların tanziminde ‘devletin regülatif müdahilliğinin’ egemen bir trend olduğu görülmektedir. Bu yüzden, Cumhurbaşkanlığı Sistemi reformu bu küresel siyasal dönüşümün zorunlu kıldığı bir reform olarak değerlendirilmelidir.
23.02.2017

Atipik Vesayetçi Parlamentarizmden Cumhurbaşkanlığı Sistemine


1982 Anayasası, öngörmüş olduğu hükûmet sistemi açısından klasik parlamentarizmin çerçevesini zorlayan atipik bir model öngörmüştür. Söz konusu modelde Cumhurbaşkanlığı makamı, klasik parlamentarizmin ruhuna uygun biçimde ‘sembolik ve törensel yetkilerle’ sınırlı kalmamıştır. Bu makam, oldukça geniş icrai yetkilere sahip bir vesayet kurumu olarak tasarlanmıştır. Anayasa’da (m. 104) ‘devletin başı’ olarak nitelenen Cumhurbaşkanı içkin vesayet iktidarının siyasal alanı denetleyici mekanizması olarak kurgulanmıştır. Darbe iktidarının siyaset kurumuna yönelik ontolojik güvensizliği bu türden vesayetçi müdahalelerin muharriki olmuştur.
İlgili Anayasa maddesinde (m. 104) Cumhurbaşkanına oldukça geniş yetkilerin verildiği görülmektedir. ‘Yasama, yürütme ve yargı alanlarına’ ilişkin olarak detaylı biçimde sıralanan bütün bu yetkiler, ‘sembolik ve/ya veto edici yetki’ olmaktan çıkıp, ‘genel siyaseti belirleyici’ nitelikte yetkiler olarak işlev icra etmiştir. Bunun karşısında bu anayasal düzende Cumhurbaşkanlığı makamının ‘sorumsuzluğu ilkesinin’ belirlenmesi bir sistem sorunu olarak karşımıza çıkmıştır. Bütün bu yetkilere sahip olan Cumhurbaşkanının ‘tek başına yapabileceği belirtilen işlemleri dışındaki bütün kararlardan’ Başbakan ve ilgili bakan sorumlu olarak belirlenmiştir. Ayrıca, ‘Cumhurbaşkanının resen imzaladığı kararlar ve emirlere’ karşı yargı yolu kapatılmıştır. (m. 105) Bu durum, temel kamu hukuku prensibi olan ‘yetkide ve sorumlulukta paralellik ilkesine’ aykırılık teşkil etmektedir.
Bu hükûmet modeli atipik ve amorf yapısından ötürü, ‘icrai yetkilerin’ aslî öznesi olan yürütme erkinin sorumlu kanadını teşkil eden Bakanlar Kurulu ile yetkili ve fakat sorumsuz Cumhurbaşkanı arasında politik gerilimler, kilitlenmeler ve çatışmalar üretme konusunda ciddi bir potansiyele sahip olmuştur. Nitekim yakın siyasi tarihimizde bu gerilimlerin çok sayıda örneğine farklı dönemlerde tanıklık edilmiştir. Bu atipik sistemde Cumhurbaşkanı, ‘tarafsızlık’ ilkesi üzerinden apolitik bir konumlandırmaya sahip olmuştur. Ancak, paradoksal biçimde yürütme sistemi içerisinde yoğunlaştırılmış yetkileri ile politik bir icracı olarak yer almıştır. Bakanlar kurulu, sözde ‘tarafsız’ olan sorumsuz Cumhurbaşkanı ile denetleyici güce ve/ya enstrümana (gensoru gibi) sahip olan yasama erki (Parlamento) arasında sıkıştırılmıştır. Bu yüzden cari siyasal (Hükûmet) sistemimizin klasik parlamentarizmi örneklediğini söylememiz güçtür.
Mevcut atipik parlamentarizmin bir diğer sistemsel sorunu, iki erk (yasama ve yürütme) arasındaki disfonksiyonel ilişki biçimidir. Bu ilişki biçimi, erkler arasında işlevsizleştirici bir baskılama düzeni var etmiştir. Öyle ki, parlamento çoğunluğunu sağlayarak hükûmet etme yeterliliğine sahip olan yürütme erki, yasama erkini işlevsizleştirme yoluna gitmektedir. Nitekim işlevsizleştirilmiş bu yasama düzeninde, yalnızca hükûmetin tasarı olarak getirmiş olduğu yasa önerileri yasamanın gündemini tayin etmektedir. Söz konusu sorunlu yapılanma, erkler arasında hem organik ve hem de fonksiyonel anlamda bir güçler ayrılığını mümkün kılmamaktadır. Böylelikle bir yandan iki erk arasında birbirlerine karşı asimetrik fonksiyonel güç kullanımları ortaya çıkmaktadır. Öte yandan da yürütmede klasik parlamentarizmin sınırlarını zorlayan çift başlılığın ortaya çıkardığı bölünmüşlük durumu hasıl olmaktadır. Yürütme erkinin genel siyaseti tayin edici olan icrai yetkilerinde, sorumlu olan-sorumsuz olan ikilemi üzerinden bir bölünmüşlük ve çatışma durumu ortaya çıkmaktadır.

Sonuç olarak, her şeyden önce referanduma konu olan Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi reformunun, halen cari olan bu atipik devlet yapılanmasını tasfiye etme amacı taşıdığını söyleyebiliriz. Bu reform, mevcut durumu onarıcı amacının yanı sıra; prospektif biçimde bir yönetişim devrimi anlamına gelmektedir. Öyle ki, temel dinamikleri açısından değerlendirildiğinde bu reform, içinde bulunduğumuz yüzyılın siyasal, tarihsel, sosyal ve iktisadi gerçekliğine denk düşen yeni bir devlet yapılanması öngörmektedir. Bu reform, yönetimde hesap verebilirliği, saydamlığı, etkinliği ve verimliliği ilkesel olarak temin etmeye yönelik çağdaş regülatör devlet yapılanması ihtiyacına cevap verme amacına matuftur.
18.02.2017

Cumhurbaşkanlığı Sistemi: Yargı bağımsızlığı


16 Nisan referandumuna konu olan anayasa değişiklik teklifi üzerine sürdürülen tartışmanın can alıcı konularından birisi yargı bağımsızlığı meselesidir. Kuvvetler ayrılığı ilkesi açısından yargı bağımsızlığı meselesinin konuşulması anlamlıdır. Zira, ‘atama, disiplin ve denetim gibi yargıçların özlük işlerinin yürütüleceği Kurulun teşkili yargı bağımsızlığı ilkesi’ açısından önemlidir. Ancak meselenin, yargı idaresi kurulunun teşkili veya üye yapısının belirlenmesine indirgenmesi, konunun özüne temas etmekten uzaktır.
İlk kez 1961 Anayasasıyla öngörülen ve 18 üyeden oluşan (6’sı Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosunca seçilen) ‘Yüksek Hâkimler Kurulu’ ile birlikte yargı üstünden yürütülen bir iktidar mücadelesi başlamıştır. Bu mücadelenin ilk hamlesi 12 Mart Muhtırası ile gelmiştir. 1971’de yapılan değişiklik ile bütün üyeleri Yargıtay Genel Kurulunca seçilen, 11 kişilik bir kurula dönüşmüştür. Bu militarist vesayetçi müdahale ile Parlamentonun yetkisi elinden alınmıştır. Yargıyı kontrol etmeye dönük bu vesayetçi refleks, siyaseti işlevsizleştirmeye dönük anti-politik bir amaç gütmüştür.
Daha sonra, darbeci vesayet ruhunu sürdüren 1982 Anayasasında bu kurul, ‘Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’ adıyla yer almıştır. Kurula başkanlık eden Adalet Bakanı ve kurulun tabi üyesi olan Adalet Bakanlığı müsteşarıyla birlikte Kurul, Yargıtay üyelerinin kendi aralarından seçmiş oldukları 5 hâkimden oluşmuştur. Kooptasyonu (kendi temsilcilerini kendilerinin belirlemesini) esas alan bu kurul yapısı üzerinden yürütülen tartışmaların odağında Adalet Bakanı ve Müsteşarının bulunması meselesi yer almıştır.
Her iki modelin de yargı bağımsızlığını değil, demokratik siyaset karşısında konumlandırılan vesayet aygıtı olarak yargı iktidarını muhafaza etme güdüsüyle hareket ettiği görülmektedir. Araçsallaşan yargı iktidarı, vesayetçi yapıyı istihkam etme amaçlı bir takım aktivist yargısal pratikler ve ‘militan yargısallık’ üretmiştir. Bu durum, yargının tarafsızlığını ve yargıya güveni zedelemiştir. Yargı idaresi kurulunun içe kapalı kooptatif yapısı, yargının kendinden menkul bir değer alanı inşa ederek jüristokrasiye yönlenmesine yol açmıştır.
2010 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile 22 kişilik Kurulun teşkilinde ‘Cumhurbaşkanı (4), Yargıtay (3), Danıştay (2), Türkiye Adalet Akademisi (1); Adli (7) ve İdari Hâkim ve Savcılar (3)’ yetkilendirilmiştir. Her ne kadar bu değişiklikle, çeşitlenen bir seçici heyet öngörülse de sistemin kooptatif yapısı baskın karakterini korumuştur. Ayrıca, adli ve idari kürsü hâkimlerinin seçim sürecine dâhil edilmesi yargı sisteminde doku bozumuna yol açacak bir takım mahzurlar doğurmuştur. Venedik Komisyonunun 2007 raporunda, bu kurullara üye seçiminde yalnızca yargı organlarının yetkilendirilmesinin kooptatif bir kast sistemine yol açacağı uyarısıyla karma sistem önerilmiştir.
Reform paketinde ‘Hâkimler ve Savcılar Kurulu’ olarak isimlendirilen 13 kişilik yargı idaresi kurulunun 4 üyesi Cumhurbaşkanı ve 7 üyesi Parlamento tarafından seçilecektir. Adalet Bakanının kurul başkanlığı ve Bakanlık Müsteşarının tabii üyeliği sürmektedir. Bu reform önerisi, yargının bir iktidar aygıtı olarak araçsallaştırılmasının önünü kesmeye ve yargı erkinin demokratik meşruiyetini tahkim etmeye dönük radikal bir hamledir. Nitekim demokratik devlet yapılarında adalet sisteminin işleyişinden sorumlu olan merci, ilgili kurullar değil, bizatihi yürütme erkidir.
‘Oligarşik kooptatif’ kurul yapısı yargı bağımsızlığının teminatı değildir. Siyasete olan güvensizlik üzerine kurulu araçsallaştırılmış bir yargısal iktidar söz konusudur. Adalet mekanizmasının işleyişinden ve adalet politikasından yürütmenin sorumlu olmasından ötürü, Adalet Bakanının Kurulun başkanı olması doğaldır. Bu aynı zamanda yargı pratiğinin demokratik meşruiyetini temin edecek bir imkândır. Nitekim birçok demokratik ülke uygulamasında Kurul üyelerinin seçiminde yürütme ve yasama erkinin birlikte yetkili olduğu görülmektedir. Örneğin Fransız Anayasasında bu Kurulun başkanı Cumhurbaşkanı, başkanvekili ise Adalet Bakanı olarak belirlenmiştir.

Son olarak, reform paketinde Anayasanın 9. maddesine ‘bağımsızlık’ ilkesinin yanı sıra ‘tarafsızlık’ ilkesinin eklenmiş olması meselenin esaslı boyutuna temas etmesi açısından önemlidir. Zira mesele daha çok, bir zihniyet sorunu olarak tezahür eden yargıçların tarafsızlığı meselesidir.
16.02.2017

Referandumun Tercih Dinamiği: Hesaplaşma-Yüzleşme-Derinleşme


16 Nisan 2017 referandumunun tercih dinamiği, hesaplaşma, yüzleşme ve derinleşme üçlemesi üzerinden tespit edilebilir. Referanduma konu olan anayasa değişiklik paketinin reformcu içeriği, zamansal açıdan geçmişe, bugüne ve geleceğe dair tespit ve öngörüler çerçevesinde bu üçleme üzerinden okunabilir. Milletimizin yüksek iradesine mazhar olduğu takdirde bu reform girişimi, sosyo-politik bir dinamiği harekete geçirme potansiyelini taşımaktadır.

Öncelikle bu reform girişimi, tarihi sosyo-politik bir hesaplaşmanın adımı olacaktır. Siyaset tarihimiz açısından bu girişim, siyasal alanı ‘özne-sizleştirme ve/ya yurttaş-sızlaştırma’ saikiyle hareket eden elitist cephe karşısında bir çıkışı/açılımı ifade etmektedir. Bu açılım, apolitik aktörlerin anti-toplumsalcı hegemonyası ile hesaplaşma niteliğindedir. Çok partili yaşama geçtiğimiz dönemden itibaren, siyasal alanı ‘emanetçi vekalet sistemi’ ile yönetme iradesini anayasal sisteme dönüştüren içkin hegemonik akla karşı bir duruşu ifade etmektedir. Bu hamle, ‘militarizmin, bürokratizmin, jüristokratizmin, anti-politik otoriterizmin ve kolektivizmin’ hükümranlığı ile tanzim ve tayin edilen siyasal alan için bir politik arınma hamlesi olacaktır. Merkeze yönelen çevreyi (demos) ötekileştiren ve yadsıyan siyasal dil ile hesaplaşma niteliğinde olacaktır. Devlet ile millet arasında kamusal iletişimi koparan veya tümden kesintiye uğratan sorunlu mekanizma ile bir hesaplaşmadır. ‘Kayıtsız ve şartsız’ millete özgülenen ‘egemenliğin ontolojik mülkiyetini’ ihlal eden ‘apolitik gaspçılığa’ ve egemenliğin kullanımını uhdesinde tutan ‘inhisarcı vesayetçiliğe’ karşı bir cevap niteliğinde olacaktır. Demokratik kurumsallaşmayı sistematik biçimde kesintiye uğratan yapı ile bir hesaplaşma olacaktır.

Bu reform hamlesi, tarihsel bir yüzleşmenin de imkanını var edecektir. Vesayet odaklarının isteksiz de olsa, siyasi-toplumsal gerçeklikle yüzleşmesine imkan yaratacaktır. 15 Temmuz’da tarihsel bir duruş ile tecessüm eden ‘millet metafiziği’ ile bir yüzleşme olarak tezahür edecektir. Apolitik bir dil varlığı ile sistem mühendisliği yapanların Milletimizin ‘toplumsal kendiliğindenliği ve hasbîliği’ ile yüzleşmesinin imkan aracı olacaktır. Bu reform, cari siyasal sistemin kriz, istikrarsızlık ve demokrasi açığı üreten mekanizması ile yüzleşme imkanı yaratacaktır. Yeni bir hükümet modellemesi (Cumhurbaşkanlığı sistemi) ile siyasal sistemimizin rasyonalizasyonu adına tarihi bir adım niteliğinde olacaktır.

Bu reform girişimi, aynı zamanda sosyo-politik bir derinleşmeyi ifade etmektedir. Bu, her şeyden önce bizi kuşatan tarihi gerçekliğin jeo-stratejik okuması üzerine varlık bulan bir derinleşme hamlesidir. Bir taraftan, tarihin giderek derinleşen ufkuna ve ağırlaşan sıkletine karşı kayıtsız kalmadığımız ve/ya kalamayacağımızın nişanesi olacaktır. Diğer taraftan, kaderimiz olan coğrafyamızın icbar edici sorumluluğuna karşı duyarsız olmadığımızın bir göstergesi olacaktır. Jeo-politik imkanımızı derinleştirmenin dinamiğini var edecektir. Jeo-stratejik hamleleri etkin biçimde kurabilme ve temsil edebilme iktidarı yaratacaktır.

Özetle;

Bu sistem reformu; egemenliğin kullanımında mülkiyet ihlaline ve/ya gaspına yol açan vesayet düzenine son verecektir.
Bu sistem reformu; kimliksiz emanetçi-vekaletçi siyasetin imkanını ortadan kaldıracaktır. Zira, vesayetçi müvekkilin varlığı sona erecektir.
Bu sistem reformu; aslî politik öznenin siyasal alanda otantik otoritesini inşa etmesini mümkün kılacaktır.
Bu sistem reformu; sistematik biçimde sosyo-politik yabancılaşmaya ve içe kapanmaya yol açan siyaset pratiğinin imkanını yok edecektir.
Bu sistem reformu; siyasetin gerçek anlamda toplumun merkezine doğru mobilizasyonunu temin edecektir.
Bu sistem reformu; politikacıları toplumsalın merkezi dili ile konuşmaya icbar edecektir. Bu dili konuş/a/mayan ya da söz ve dil varlığını bu merkezden kur/a/mayan politiğimsi kimlikleri tasfiye edecektir.
Bu sistem reformu; Millet ile Devlet arasında örülmüş olan vesayet duvarını yıkarak tarihi bir kucaklaşmayı temin edecektir.
Bu sistem reformu; ayrımsız biçimde halkın siyasal özne olma mücadelesinin başarıya ermesini ifade edecektir.
Bu sistem reformu; Millet metafiziği ile siyasal alanın yeniden-biçimlenmesinin kurucu hamlesi olacaktır.
Sonuç olarak;
Bu reform hamlesi; Aziz Milletimizin ‘ontolojik bir kimlik, sosyolojik bir varlık ve politik bir beden’ olarak varlığının idâmesi; ve kutlu tarihi yürüyüşünün nişânesi olarak tarihe geçecektir.

Cumhurbaşkanlığı Sistemi: Aktif Yurttaş-Etkin Siyaset-Katılımcı Demokrasi


Halk iradesine sunulacak olan Cumhurbaşkanlığı sistemi reformu, temsilî demokrasi pratiğimizin üretmiş olduğu krizleri minimalize etmek adına, yeni bir demokratik açılım hamlesine tekabül etmektedir. Bu model, farklı bir tarz-ı siyaset iddiasıyla erkler arası ilişkilerin tanzimiyle organik düzeyde yeni bir demokratik yapılanmaya karşılık gelmektedir. Bu, siyasal alanı tüm aktörleri ile yeni bir biçime sevk edecek bir reform sürecidir. Kamusal siyasetin yeniden yapılanması için bir milat teşkil edecek olan bu model, siyaset kültürümüzde bir dönüşümü beraberinde getirecektir.
Bu dönüşüm, özgün bir politik modus vivendi var ederek, siyaset pratiğini ve kültürünü yeni bir demokratik kurumsallaşma modeli ile arındıracaktır. Yasama ile yürütme erki (Cumhurbaşkanlığı) arasında öngörülen keskin fonksiyonel ayırım, yasama meclisi üyelerinin mesailerini bizatihi yasama işlemine hasretmelerinin önünü açacaktır. Yasama erki, yürütme erkini denetleme işlevinin yanı sıra, asli bir işlev olarak uygun kamu politikalarının tayin edilmesine öncü olacak yasama faaliyetlerini üstlenecektir.
Mevcut parlamenter sistemde yasama ile yürütme erkinin iç içeliği, sorunlu politik pratikler üretmektedir. Öyle ki, Hükûmet ile Halk arasında Milletvekilleri, kişisel beklentilerin karşılanması (iş bulma/takibi, bürokratik sorunların çözümü gibi) misyonuna zorlanmaktadır. Özellikle daha dar seçim bölgelerinin temsilciliğini üstlenen milletvekillerinin seçmenleri ile olan ilişkileri bu minvaldedir. Daha geniş ölçekli seçim bölgelerinin milletvekilleri açısından ise, vekalet sorumluluğunun buharlaşma durumu kendisini göstermektedir.
Yürütme erkinin yasama meclisi içinden çıkıyor olması, politik rekabetin sığlaşmasına ve gerilimlere yol açabilmektedir. Bu durum, milletvekili listelerine girebilme ve ardından bakan olabilme mücadelesi şeklinde tezahür etmektedir. Yasama etkinliğinin saygınlığını muhafaza edecek bir politik tutumun geliştirilmesi güçleşebilmektedir. Bu yönüyle Cumhurbaşkanlığı hükûmet modelinin getireceği sistem, iddia edildiği üzere yasama erkinin pasifize edilmesini değil, tam tersine güçlendirilmesini öngörmektedir. Bu sistemde her bir erk, kendi içinde güçlendirilmiş fonksiyonel bir otoriteye ve etkinlik alanına kavuşacaktır. Kuvvetler ayrılığı sisteminin rasyosuna uygun biçimde her biri, yapısal anlamda özerk ve güçlendirilmiş bir otorite alanı olacaktır.
Atanmış bürokrasinin hegemonik iktidarı, yasama erkini bloke eden içkin bir otorite inşa etmektedir. Bu içkin otorite ancak, siyasal iktidarın yasama ve yürütme ayağında özerk biçimde otoritesini/gücünü konsolide etmesi yoluyla dağıtılabilir. Önerilen sistemde, her iki erk için doğrudan ve bağımsız seçim yapmak suretiyle, halk ile bu iki erk arasında çift yönlü bir demokratik meşruiyet ve toplumsal sözleşme ilişkisi kurulmaktadır. Bu durum, temsilî demokrasinin üretmiş olduğu temsiliyet ve meşruiyet krizini onarmaya yönelik bir imkân var edecektir.
Bir yönetim şekli olarak demokrasi, aynı zamanda bir siyasal ahlak biçimidir. Bu siyasal ahlak; ‘sözleşme, temsil etme ve yönetme süreçlerini’ kapsamaktadır. Bu süreçlerin temel dinamiğini ise güven unsuru oluşturmaktadır. Güven siyaseti, önce tekil olarak insana ve halka; sonra halkın beğenilerine ve siyasal tercihlerine itimat etmeyi; ve bu güven duygusunu zedelemekten kaçınmayı gerektirir. Ancak çok partili yaşama geçtiğimiz günden bu yana siyasi tarihimiz, güven ilkesini zedeleyen olaylara (Güneş Motel olayı gibi) tanıklık etmiştir. Siyasi tarihimizde yaşanan bütün güven bunalımlarına ve krizlere rağmen, Türk halkının demokrasiye olan bağlılığı artmıştır.
Türk halkı, ilkini 1950 seçimlerinde gerçekleştirdiği ‘demokratik devrimin’ ikinci fazını, 15 Temmuz darbe girişimi karşısında gösterdiği aktif direnme refleksi ile sergilemiştir. Dönem, ‘aktif yurttaşlık’, ‘aktif temsiliyet’ ve ‘etkin siyaset’ dönemidir. Zira artık, siyasetçi ile halk arasındaki iletişimsel ve duygusal mesafe tümden kapanmıştır. Bu fiili duruma uygun biçimde siyaset alanı kendini tüm aktörleri ile yeniden tanzim etmek durumundadır.
Sonuç olarak, ‘bürokrasi ile iktidar bölüşümüne’ dayanan geleneksel siyaset anlayışı, halk ile siyasiler arasında doğrudan bir katılım ilişkisine dönüşmüştür. Cumhurbaşkanlığı sistemi, katılımcı demokrasinin asli öznesini oluşturan aktif yurttaşların, temsilî demokrasinin katılımcı demokratik vizyona sevkini mümkün kılacaktır.

02.02.2017